Demem o ki;

Demem o ki;
GERİDE KALAN SADECE KOKUSUDUR ÇOCUKLARINDAN, BİR DE SAVAŞA KARŞI BÜYÜTTÜĞÜ KİNİ, ÇOCUKLARINDAN GAYRI

20 Mart 2009 Cuma

Bahar'a

Biz uykudayken bir sabah,
ansızın çıksan o zalim karabulutların ardından.
Ufukta yalın ayak çocuklar bekleyecek seni,
ellerinde beyaz güvercinler eşliğinde o zaman…

Gülüşleri karışacak sonra sıcaklığına,
güneşimiz diyecekler “hoş geldin”.
Gözlerindeki aşkı göreceksin o vakit,
bir de yüreklerinde umudunu hürriyetin…

13 Mart 2009 Cuma

Saklambaç

Penceresinden su alan bir odanın,
soğuk bir köşesine kurulu yatağındayım;
penceremde sonbahar...

.
Elimi eteğimi çekmişim,
ama aklım fikrim dışarıda.
Ahh pencerenin dışındaki
............................. dünyalar!
Ne güzel, ne canlı ve
...............................ne sıcacıklar...

.
İçerde sessizliğindeyim ben yalnızlığın.
Engel olmasın yeter,
............................diyorum,
penceremden giren gökyüzüne
şu ömrümü çalan demirler...

.
Beynimin içinde "tik-tak"lar
avluda "rap-rap" sesleri
Ey zaman!
Ne yaman
..............şeysin
......................sen,
ve özgürlüğüm,
nerende gizlidir
...............senin...

6 Mart 2009 Cuma

Omid Esto*

Biraz sonra kapı kapandı ve masasında dünden kalma fincanını kaldırarak mutfağa doğru yöneldi. Hafif bir suyla yıkadıktan sonra fincanı, tekrar odaya yönelerek dünden kalma yazısını bitirmek için kalemini her zamanki yerinden alarak masanın başına geçti. Hafifte olsa bir aksaklık oldu duygularında ama öyle bir kalemi vardı ki, bunu okuyucuya hiç belli etmeden anlının akıyla çıkabilirdi işin içinden.
.
Öylede oldu; bu bölüm biraz zorlasa da kendisini güzel bir bağlantıyla yazısını olağan akışına oturtmuştu sonunda. Güzel bir yazıydı kaleme aldığı; bir kış günü ıssız bir beyazlıkta ve sadece gözlerini açıkta bırakan bir kar maskesi ve kat kat giydiği elbiseleriyle yıllarca öncesinin – ki hala devam ettiği görülmektedir – sıradan yolcuğunu öznelleştirip anlattığı hoş bir hikâye. Her satırında kar tanelerinin etkisi olan ama bir o kadarda giyilen kalın kıyafetler kadar insanı sıcak tutan bir yazıydı bu. Yazısını tamamlıyor ve her zamanki gibi gece haberlerini dinlemek için bir ayağı sallanan kanepesine uzanıp frekansını ayarlamaya çalışıyordu radyosunun. Televizyonla arası hiç iyi olmamıştı; hani güncel olaylardan haberdar olma isteğiyle haber programlarını izlemesi de olmasa, televizyon izlemişliği yoktur denebilir.
.
Radyoda onu çeken bir şeyler olurdu hep. Kanallar arası yaptığı geçişler sırasında çıkan o hırıltılı sesin sonunda, haber sunan bir radyo kanalından, hayatın iyiye ve güzele gittiğine dair haberler beklerdi hep. Bu bir heyecandı onun için ama o haberler sıradan ve üçüncü sayfa haberler niteliğinde olur ve pek etkilemezdi onu. Yine sıradan yaşamsal savaşlardı bu haberler onun gözünde; bir var olma mücadelesiydi sadece.
.
Yazdıklarından ve babasından kalma bu derme çatma evinden başka bir varlığı yoktu. Ama belki kimsenin sahip olamayacağı kadar yıldızlara sahipti penceresi. Ne zaman kafasını yastığa koysa pencereye doğru her bakışında nice yıldızları görebiliyordu gözleri. Bahçesinde sadece bir köpek kulübesi ile bir masa etrafında duran iki adet iskemlesi bile onun için çok büyük lükstü. Yaz aylarında tüm doğayı karşına alıp çayını yudumlayabiliyordu bu bahçede. Betonlaşmış bir şehirde küçük bir ev, bir bahçe ve uçsuz bucaksız bir doğa çok büyük bir zenginlikti onun gözünde.
.
Kimi zaman ne yazdığını ya da yazdıklarının nereye varacağını kendisi dahi bilmiyordu. Yazıyordu kaleminin ve fikrinin yettiğince. Her nasıl başlarsa başlasın, yazılarını mutlaka insanın içine işleyen bir biçimde bitirebiliyordu. Kıvrak bir kalemi ve bu kalemine yön veren nice badirelerden geçmiş yüreği vardı. Hayat onu bir bakıma bu yazıları yazmaya mecbur bırakmıştı. Yazdı, yazdı, yazdı…
.
Yazmak işi onun için bir dinlenme şekliydi…
.
Âşık olmamıştı hiç, ama kimse bir devrimciden daha güzel yaşayamazdı aşkı onun gözünde. Devrime olan aşkı ile sarılırdı kalemine, bir gün kendisinin de âşık olabileceğini hiç düşünmemişti.
.
Son noktayı koyarken kâğıdına, kafası yavaş yavaş masanın üzerine düşmüş ve olduğu yerde uyuya kalmıştı. Çok geçmedi ki kapısı çok yüksek bir gürültüyle vuruldu. Kapıya yönelmeye vakit kalmadan kapı kırılmış ve herkes içeriye dolmuştu. O sırada saat darbeyi, tarih 12 Eylül 1980’i gösteriyordu…
.
Masanın üzerinde kalemi ve kâğıdı öyle sahipsiz kalmış, tek kelime dahi konuşmasına izin verilmeden alınmıştı evinden. Sonra mahkemeler, her mahkeme öncesi ve sonrası işkenceler, duvarlara yazılan ve avluda söylenen dizeler… Gözleri hep gökyüzündeydi, “şu an dışarıda allı yeşilli misketlerin yanına diz çöken çocukların heyecanını yüreğimde taşıyorum” diyerek umut oluyordu yoldaşlarına. Tüm günleri avluda bulunan iki direk arasında volta atmak ve yazmakla geçiyordu. Bunların yanı sıra zihninin yettiğince sohbetler ediyordu arkadaşlarıyla, ülkesine ve tüm dünya insanlarına dair.
.
Yıllar bu şekilde akıp giderken hapishane köşelerinde, son zamanlarda iyiden iyiye özlemişti memleketinin insan yüzlerini, çocuklarını, doğayı ve yaşamaya dair tüm ayrıntıları. Yazıya aldığı her şeyin öznesi bu özlem olmaya başlamıştı son zamanlarda. Sürekli güzel umutlar besliyordu yarına dair. “Bir gün şu kapı açılacak ve ben merhaba demeden, sanki hiç ayrılmamışız gibi dalacağım özgürlüğe” diyordu. Gözlerindeki ışık daha bir artıyordu bu cümleleri kurarken.
.
Bir doğup bir batan güneş, bir gün beklenen şafağı getirmişti. Yıllardır arşınladığı bu avluda misafirdi artık. Yoldaşlarına bir bir anlatıyordu görevlerini, görevine kaldığı yerden devam etmeye giderken. Avlunun taş duvarlarıyla, ranzasıyla ve arkadaşlarıyla vedalaştı birer birer. Çantası arkadaşları tarafından hazırlanmış ve gitmek için sadece kapı sürgüsünün açılması kalmıştı. Az sonra gelen gardiyan koluna girmiş ve özgürlüğe olan adımını atmıştı artık. Hapishane yolundan şehir merkezine giden yola girerken kafasını çevirerek son defa baktı yıllarını verdiği o taştan meskene.
.
Toprağa, insana, suya ve gökyüzüne tekrar kavuşmanın mutluluğu ile devam ederken yola ansızın patlayan bulutlardan yağan yağmurla tekrar coşmuştu yüreği. Umutlu türküler mırıldanırken tek bir şey yazdı, yağmurdan buğulanan camın üzerine. “Umut”….
.
*Bu yazı Hüseyin Karakaş’ın “Omid Esto” (Umut Var) adlı kitabından esinlenerek yazılmıştır.