Demem o ki;

Demem o ki;
GERİDE KALAN SADECE KOKUSUDUR ÇOCUKLARINDAN, BİR DE SAVAŞA KARŞI BÜYÜTTÜĞÜ KİNİ, ÇOCUKLARINDAN GAYRI

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Meçhul Sevgiliye


Yoksun,
Ne gecenin karanlığında
Ne de gündüzün aydınlığında…

Her sabah,
soğukluğu ile üşürken yanımdaki boşluğunun;
bir sıcaklığı olur yanaklarımda,
Sevişmelerimizden kalan sarhoşluğun…

Yoksun,
Yok, avucumda elin
Ne saçlarının kokusu var,
Ne de göğsümde yanak izlerin.

Güzelliğini Ay’a benzetemem o yüzden;
güneş misin bilmiyorum
ama çirkin de hayal etmiyorum.
Eminim çokta güzelsin
ama nerdesin bilmiyorum…

Bir çıkıp gelsen,
gizlendiğin o rüyaların efsunlu karanlığından;
bir çevirsen yüzünü benden taraf,
bir gülsen şöyle sessizce,
ve yüreğim kurtulsa açlığından…

Yoksun,
ne rengi var sesinin
ne de tarifi güzelliğinin;
bir tek karanlıkta misafirimsin.
Ah bir de gündüzleri gelsen…
Ne olur söyle,
gelmez misin?

Yalnızca rüyalardan bilirim seni.
Ara ara rüyalarıma gelirsin,
Tam yüzümü dönecek gibi olurken
Kaybolursun…
Dayanamam böylesi hasretlere,
bir daha rüyamda dönme yüzünü
ne olursun…

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Gidersem

Bir gün çekip gidersem;
sakın ha yasa düşmeyin,
ayakkabım, çorabım, kitaplarım ve umutlarım.
.
Gidişler ani olur bilirsiniz.
El ağlar da durumuma;
aman ha gitti demeyesiniz
yalnız başına.
.
Giderken ben neleri beraberimde götürüyorum
bir bilseniz;
toprak damların nemli yalnızlığını,
kardelenlerin donduran sıcaklığını
ve yığınla tohumu yeniden boy verecek olan…
.
Ne hazin şeydir şu zaman dedikleri;
doymadan tadına nice güzelliklerin,
nelere yol aldı farkında bile olmadan..
.
O son anı da gelecek;
Ve etim çürürken toprakta,
ben üzerimde dolaşanların hasretinde olacağım.
Tek dargınlığım zamanadır bilesiniz.
Toprağın doyurduğu her şeyi çok sevdim,
Hasrettendir bu hüzün üzülmeyesiniz…

17 Haziran 2009 Çarşamba

Çocuklardan Bir Resim


Sabahın bir vakti çıkıp sokağa, şöyle alabildiğine izleyince hep bir telaş içinde koşan insanları, geleceğe dair güzel hayaller kurar dururum. Hele kucağında bebeğiyle yorgun düşmüş bir anneye takılınca gözlerim, “tamam işte” derim; gelecek emin ellerde. Yüzü bembeyaz, bakışları merak dolu ve teni umut kokan bebeklerdir onlar.
.
Az ilerde biraz daha büyümüş çocukları görürüm. Kimi top peşinde koşar, kimi ise çetin bir kavganın içindedir. Onların peşine de iliştiririm geleceğe dair sakladığım tüm umutlarımı. Oyunun en güzelini oynayacaklar elbette, arkadaşlıkların da en safını yaşayacaklar, haklarıdır. Sonra dalınca yaşamın içine, aldıkları tüm güzellikleri rehber olacak onlara. Daha güzel bir dünyanın mimarı olacaklar hiç şüphesiz.
.
Her doğan çocuk biraz daha sorumlu olarak doğacak sürekli güzelden uzaklaşan dünyamızda. Her doğan çocuğun bir görevi olacak bu yüzden. Kimse söylemeyecek “bunları yapacaksın” diye; direkt hayattan alacaklar bu görevi, görmesini bilen gözleriyle.
.
Bembeyaz birer sayfadır onlar, işlenmeye hazır. Ama kimse amaç etmesin kendimce işleyeyim diye. Kendimizce güzel olan şeyler, güzel olsaydı gerçekten; karabulutlar giyinmiş ufuklar her geçen gün bu kadar kararmazdı ve güneş böylesine küsmezdi dünyamıza. Bembeyaz bir sayfayı bembeyaz bir sayfa olarak bırakacağız bu yüzden. Yaşamı kendi gözleri ile görecek, kendince sorgulayacak, kendince yaşayıp karar verecek ama asla bizden bir iz taşımayacaklar.
.
Olumsuz hiçbir kelime olmayacak onların lügatinde, koymayacağız; hakkımızın da olduğunu da düşünmüyorum. Ama güzele dair ne varsa – kendimizce değil, gerçek olarak- sereceğiz önlerine. Güzeli bilecekler, aşkı, sevgiyi ve iyiyi; kötü olanı kendileri öğrenecekler, biz söylemeyeceğiz “kötü olan bu” diye.
.
Bir oyunla dünyayı yıkabilirler, daha yeni takılmış bir camı ikinci defa kırabilirler. Hakkıdır kırarılar. Çünkü sokak onların, top onlarındır; getirip koymayacağız betonları onların önüne. Doyasıya oynayacaklar, çocuk olacaklar inadına. İki eriğin ve kırılmış bir dalın hiçbir değeri yoktur geleceğe sağlam bir kök ile bağlanmış bir fidanın (çocukların) yanında.
.
En çok bu yüzden uzak duracağız savaşlardan. Suçlusu bizken, mahkûmu onlar olmasın diye geri duracağız kandan, kinden ve nefretten. Bir savaşta en fazla ağlayan analarsa, çocuklardır en fazla ölen. Bunu iyi bileceğiz, her geçen gün dünyadan ayrılma zamanımız yaklaşırken, bizden daha çok yaşayacak olan çocuklara kan ile lekelenmiş hiçbir kara parçasını bırakmayacağız. Onca görev üslendiğimiz hayatta, temel hedef bu olmalı en azından.
.
Bazı zamanlar aralarına karışıp kulak kabarttığımda, küfrün bile en temizini çocukların ettiğini görürüm. Hiçbir art niyet yoktur çünkü. Sadece kulaktan dolma olarak dışa yansıtılan bir sinir durumu işte. Ara ara sohbetlerine katılıp konuşurum onların dilinden, “çocukça”. Hepside anadili gibi bilirler bu dili, ne güzel.
.
Bir kuşa en manidar şekilde bakabilen, bir uçağın uçuşuna akıl sır erdiremeyen bir bakıştır onlarınki. Lekeden uzak, meraklı ve sıcak gözlerin ulaşabildiği en güzel boşluklar mavilikler olmalı, elbette karanlıklar değil. Hazır elimiz değmişken ve güzelden yana tutuyorken tüm düşünceleri, zamanın en güzelini onlara ayırmaktır doğru olan. Onlarca işin gücün arasında en güzel olanıdır yarın için, onlar için bir şeyler yapmak.
.
Uzun zamandır onlara dair bir şey yaptığım yok düşünmekten başka. Şöyle çekilip köşeye, önce kendi çocukluğunun hayalini kurmak, sonra o zamandan kalan özlemleri elle tutulur bir hale getirmek istiyorum. Tüm bunları bir resimde bütünleştirmek en güzeli olur diye düşünüyorum. İlk iş olarak da uzun zamandır yanına yaklaşmadığım tuval ve boyalarımı gün yüzüne çıkarmak oluyor.
.
Nihayet, resim olmak üzere, dört köşe bir tuval ve alacalı boyalar duruyordu önümde. İlk fırça darbesi sonsuz mavilikler için olsun istiyordum, gerisi ise içerisinde yaşattığım o güzelim çocuklar için…
.
Tüm uğraşlar bitince resim adına, şöyle bir baktım uzaktan. Çizdiğim resim tam olarak yansıtıyor mu düşüncelerimi bilmiyorum. Ama detaya inmeden baktığımda fena da durmuyor gözümde. Seyredince hafif bir tebessüm oluyor ya yüzümde, bu da yeter diyorum. Abidin üstadın “Mutluluğun Resmi” kadar değil elbette ama benim için yeterince iyi diyebilmekte güzel. .
Sonrasında, bir görevi bitirmiş olmanın mutluluğu oluştu içimde. Şans mıdır bilmiyorum ama şöyle bir uzanayım derken, bir hengâme duydum sokaktan. Pencereden baktığımda ise, tuvalimden dışarı çıkmış çocukların sokak maçı sonra sevinç bağrışmaları olduğunu gördüm bu hengâmenin. Biraz izledim ve sonrasında keyifle serildim yatağıma…

20 Mart 2009 Cuma

Bahar'a

Biz uykudayken bir sabah,
ansızın çıksan o zalim karabulutların ardından.
Ufukta yalın ayak çocuklar bekleyecek seni,
ellerinde beyaz güvercinler eşliğinde o zaman…

Gülüşleri karışacak sonra sıcaklığına,
güneşimiz diyecekler “hoş geldin”.
Gözlerindeki aşkı göreceksin o vakit,
bir de yüreklerinde umudunu hürriyetin…

13 Mart 2009 Cuma

Saklambaç

Penceresinden su alan bir odanın,
soğuk bir köşesine kurulu yatağındayım;
penceremde sonbahar...

.
Elimi eteğimi çekmişim,
ama aklım fikrim dışarıda.
Ahh pencerenin dışındaki
............................. dünyalar!
Ne güzel, ne canlı ve
...............................ne sıcacıklar...

.
İçerde sessizliğindeyim ben yalnızlığın.
Engel olmasın yeter,
............................diyorum,
penceremden giren gökyüzüne
şu ömrümü çalan demirler...

.
Beynimin içinde "tik-tak"lar
avluda "rap-rap" sesleri
Ey zaman!
Ne yaman
..............şeysin
......................sen,
ve özgürlüğüm,
nerende gizlidir
...............senin...

6 Mart 2009 Cuma

Omid Esto*

Biraz sonra kapı kapandı ve masasında dünden kalma fincanını kaldırarak mutfağa doğru yöneldi. Hafif bir suyla yıkadıktan sonra fincanı, tekrar odaya yönelerek dünden kalma yazısını bitirmek için kalemini her zamanki yerinden alarak masanın başına geçti. Hafifte olsa bir aksaklık oldu duygularında ama öyle bir kalemi vardı ki, bunu okuyucuya hiç belli etmeden anlının akıyla çıkabilirdi işin içinden.
.
Öylede oldu; bu bölüm biraz zorlasa da kendisini güzel bir bağlantıyla yazısını olağan akışına oturtmuştu sonunda. Güzel bir yazıydı kaleme aldığı; bir kış günü ıssız bir beyazlıkta ve sadece gözlerini açıkta bırakan bir kar maskesi ve kat kat giydiği elbiseleriyle yıllarca öncesinin – ki hala devam ettiği görülmektedir – sıradan yolcuğunu öznelleştirip anlattığı hoş bir hikâye. Her satırında kar tanelerinin etkisi olan ama bir o kadarda giyilen kalın kıyafetler kadar insanı sıcak tutan bir yazıydı bu. Yazısını tamamlıyor ve her zamanki gibi gece haberlerini dinlemek için bir ayağı sallanan kanepesine uzanıp frekansını ayarlamaya çalışıyordu radyosunun. Televizyonla arası hiç iyi olmamıştı; hani güncel olaylardan haberdar olma isteğiyle haber programlarını izlemesi de olmasa, televizyon izlemişliği yoktur denebilir.
.
Radyoda onu çeken bir şeyler olurdu hep. Kanallar arası yaptığı geçişler sırasında çıkan o hırıltılı sesin sonunda, haber sunan bir radyo kanalından, hayatın iyiye ve güzele gittiğine dair haberler beklerdi hep. Bu bir heyecandı onun için ama o haberler sıradan ve üçüncü sayfa haberler niteliğinde olur ve pek etkilemezdi onu. Yine sıradan yaşamsal savaşlardı bu haberler onun gözünde; bir var olma mücadelesiydi sadece.
.
Yazdıklarından ve babasından kalma bu derme çatma evinden başka bir varlığı yoktu. Ama belki kimsenin sahip olamayacağı kadar yıldızlara sahipti penceresi. Ne zaman kafasını yastığa koysa pencereye doğru her bakışında nice yıldızları görebiliyordu gözleri. Bahçesinde sadece bir köpek kulübesi ile bir masa etrafında duran iki adet iskemlesi bile onun için çok büyük lükstü. Yaz aylarında tüm doğayı karşına alıp çayını yudumlayabiliyordu bu bahçede. Betonlaşmış bir şehirde küçük bir ev, bir bahçe ve uçsuz bucaksız bir doğa çok büyük bir zenginlikti onun gözünde.
.
Kimi zaman ne yazdığını ya da yazdıklarının nereye varacağını kendisi dahi bilmiyordu. Yazıyordu kaleminin ve fikrinin yettiğince. Her nasıl başlarsa başlasın, yazılarını mutlaka insanın içine işleyen bir biçimde bitirebiliyordu. Kıvrak bir kalemi ve bu kalemine yön veren nice badirelerden geçmiş yüreği vardı. Hayat onu bir bakıma bu yazıları yazmaya mecbur bırakmıştı. Yazdı, yazdı, yazdı…
.
Yazmak işi onun için bir dinlenme şekliydi…
.
Âşık olmamıştı hiç, ama kimse bir devrimciden daha güzel yaşayamazdı aşkı onun gözünde. Devrime olan aşkı ile sarılırdı kalemine, bir gün kendisinin de âşık olabileceğini hiç düşünmemişti.
.
Son noktayı koyarken kâğıdına, kafası yavaş yavaş masanın üzerine düşmüş ve olduğu yerde uyuya kalmıştı. Çok geçmedi ki kapısı çok yüksek bir gürültüyle vuruldu. Kapıya yönelmeye vakit kalmadan kapı kırılmış ve herkes içeriye dolmuştu. O sırada saat darbeyi, tarih 12 Eylül 1980’i gösteriyordu…
.
Masanın üzerinde kalemi ve kâğıdı öyle sahipsiz kalmış, tek kelime dahi konuşmasına izin verilmeden alınmıştı evinden. Sonra mahkemeler, her mahkeme öncesi ve sonrası işkenceler, duvarlara yazılan ve avluda söylenen dizeler… Gözleri hep gökyüzündeydi, “şu an dışarıda allı yeşilli misketlerin yanına diz çöken çocukların heyecanını yüreğimde taşıyorum” diyerek umut oluyordu yoldaşlarına. Tüm günleri avluda bulunan iki direk arasında volta atmak ve yazmakla geçiyordu. Bunların yanı sıra zihninin yettiğince sohbetler ediyordu arkadaşlarıyla, ülkesine ve tüm dünya insanlarına dair.
.
Yıllar bu şekilde akıp giderken hapishane köşelerinde, son zamanlarda iyiden iyiye özlemişti memleketinin insan yüzlerini, çocuklarını, doğayı ve yaşamaya dair tüm ayrıntıları. Yazıya aldığı her şeyin öznesi bu özlem olmaya başlamıştı son zamanlarda. Sürekli güzel umutlar besliyordu yarına dair. “Bir gün şu kapı açılacak ve ben merhaba demeden, sanki hiç ayrılmamışız gibi dalacağım özgürlüğe” diyordu. Gözlerindeki ışık daha bir artıyordu bu cümleleri kurarken.
.
Bir doğup bir batan güneş, bir gün beklenen şafağı getirmişti. Yıllardır arşınladığı bu avluda misafirdi artık. Yoldaşlarına bir bir anlatıyordu görevlerini, görevine kaldığı yerden devam etmeye giderken. Avlunun taş duvarlarıyla, ranzasıyla ve arkadaşlarıyla vedalaştı birer birer. Çantası arkadaşları tarafından hazırlanmış ve gitmek için sadece kapı sürgüsünün açılması kalmıştı. Az sonra gelen gardiyan koluna girmiş ve özgürlüğe olan adımını atmıştı artık. Hapishane yolundan şehir merkezine giden yola girerken kafasını çevirerek son defa baktı yıllarını verdiği o taştan meskene.
.
Toprağa, insana, suya ve gökyüzüne tekrar kavuşmanın mutluluğu ile devam ederken yola ansızın patlayan bulutlardan yağan yağmurla tekrar coşmuştu yüreği. Umutlu türküler mırıldanırken tek bir şey yazdı, yağmurdan buğulanan camın üzerine. “Umut”….
.
*Bu yazı Hüseyin Karakaş’ın “Omid Esto” (Umut Var) adlı kitabından esinlenerek yazılmıştır.

26 Şubat 2009 Perşembe

Bildiğin Gibi Değil

Değil,
bildiğin gibi değil...
Sol yanımdan buram buram tüten bu duman,
gözlerimden toprağa düşen bu umman,
bildiğin şey değil.
Öyle sıcak, derin ve ıssız;
öyle aman ve amansız
bir de zamansız ki,
Bildiğin gibi değil...

19 Ocak 2009 Pazartesi

Bir Muamma

Seni, beni yada herhangi bir insanı,
yaşıyorum deyip sarmak için açarak kollarını;

"farkındamısın, kardeşmişiz ezelden beri " diyerek sarılmak var şimdi...


Özlem duymak boşuna değil barışa.
Hissedebilirmisin
beni öldürmek için ölenin kardeşim olduğunu?
Hissetiğimiz anda bitmiştir kardeşim!

Ya kardeşimsin sen benim ya da kardeşim...
Varmı bunun başka bir yolu?

Gökyüzü İçtim Yağmur Kustum Sonra

Etraf buram buram sonbahar, kuşlar aynı yolun – o sıcak ve yeşile çalan- ülkelerin yolcusu, çevrede sarıya çalan bir sessizlik ve ağaçlar son vedasında duruyor yapraklarına el sallarken. Giden yolcular geride kalanların, geride kalanlarsa gidenlerin efkârında. Bir boş bakış kalınca artık o derin ufukta kaybolan yolun ardından, geriye sonbahar dolu bir bekleyiş kalıyor, kurumuş ve sararmış olan…
.
Yaz sıcağının ardından toprağa düşen ilk yağmur damlası ve ilk yaprak tanesi, fısıldar hafiften sonbaharın kapımızı çalışını. Hayatın yavaşça oynatılan film kareleri gibi geçişidir bu mevsim. Etrafta yağmurlardan kaçan insanlar ve yağmurun tadını doyasıya çıkaran çocuklar görürüm o buram buram toprak kokusu zamanlarda. Ve ne zaman o koku eşliğinde görsem bu anlattıklarımı, dilimde anlamsız dizeler dolanır durur hep.

.
Güzeldir yine de yağmurun tadını doyasıya çıkararak sonbaharda iliklerine kadar ıslanmak. Gecekondu mahallerinin pencerelerdeki o sarıya çalan sıcaklıklarının resmi, ardı ardına tüten bacaların gökyüzüne haykırır gibi duruşu, hep geçmişte kalan bir yanımı tutuşturur. İşte o anda sokağa çıkıp, yağmuru iliklerine kadar hissederek yürümek ve sokak lambaları altında yere inen her damlanın süzülüşünü seyretmek çok güzel tatlar bırakır hafızalarda. Geçmişten kalan onca tattan dolayıdır ki; hep böyle sarhoş olurum bu yağmurlarda.

.
Adı boşuna “Ayrılıklar Mevsimi”ne çıkmamıştır sonbaharın. Her gidenin belki de bir daha dönmeyeceği bu mevsime denk geliyorsa ve bu zamana denk geliyorsa kuşların gökyüzünden gidişi, boşuna değildir bu yakıştırma. Gözlerin yolları en çok gözlediği zamanlardır bu zamanlar. Yağmurlu bir günde, bazen bir çocuk yanağını cama yapıştırıp az sonra elinde paketlerle gelecek olan babasını bekler. Kimi de, o neredeyse gelecek olan ama bir türlü zamanında gelmeyen otobüsü bekler işine yetişmek için. Sırf bu yüzden ıslanır durur; ha geldi, ha gelecek diyerek.

.
Yağmurdan sonra sokaklarda çamurda biriken sularda taş sektiren ve kimi kâğıttan gemiler yüzdüren çocukları izlemek ve canım buğusuna yazı yazmak, birde yolunu gözlemek gelecek olanın… Tüm bunlar sonbaharın hiç tükenmeyen uğraşlarındandı çocukluğumun. Özlemler biriktirmek ve gönül denen değirmende tüm bu özlemleri öğütmekte cabasıdır bu uğraşların.

.
Çok gidişler doğurdu bu mevsim ve birçoğuna da gebe hala. Daha niceleri tadacak bu hazin durumu. Yazın esen o sıcak rüzgârlardan sonra gelecek olan o soğuk rüzgârların seline kalıpta tuştan eller, belki kim bilir ne hangi zamana kadar tutuşamayacak olurlar. Kuşlar dönecek belki geriye ama dönüşü meçhuldür o gidenin ve gidecek olanların. Yağmurdan sonra solunan o toprak kokusuyla kalacak gidenler hafızalarda ve her yağmurdan sonra aynı kokuyla anılacak giden ve gidecek olan.

.
Etraf buram buram sonbahar yine, bekleyişler ve ardı arkası kesilmeyen özlemlerle. Sararan yapraklar gibi zamana yenik düşerek solar gözler yolun seyrinde. Düşen her yaprak ömürden giden günlerin habercisi ve düşen her yağmur damları içimizde sıkışmış gözyaşlarının kaynağı şimdi.

.
Yağmur damlaları süzülüyor penceremden. Onlar süzülürken yolunu kaybetmiş bir gemi gibi dolambaçlı dizeler biriktiriyorum içimde, ıslak ve sararmış şiirler yazmak için. Ağaçlar döktüğünde yapraklarını, birde buram buram toprak kokusu sardığında etrafı; nice imgeleri biriktiririm dimağımda. Bu yüzden her sonbaharda gökyüzü içer, yağmur kusarım sonra…

16 Ocak 2009 Cuma

Geride Kalanlara

Elin kaleme gidince korkmayacaksın.
Söveceksin yeri geldiğinde,
yeri geldiğinde kapatıp gözlerini;
sevdadan yana tutacaksın kalemi.

Nerede olursan ol; kâh koynunda sıcak bir sevdanın,
kâh ortasında en soğuk duvarların…
Yüreğin tele gittiğinde korkmayacaksın.
Tutacaksın en yanık yerinden türkülerin;
çaldıkça özgür,
çaldıkça kendini olacaksın.

Adamın merdi kavgada bellidir.
Öfken her daim bilenmiş olacak
lâkin zulandan hiç eksik etmeyeceksin umudu.
O sana kavganın en sonunda,o güzel günlerin şafağında lazım olacak.
Bunu bilerek direneceksin namerde…

Aşk mı dedin?
Korkma söyle!
Neye olursa olsun aşkın,
usanmayacaksın.
Aşksız yaşayamaz insan da, toprak da…
Hele ölüm yakalamışsa seni tamda bu anında;
en güzel aşkın olacak bu umut
o güzelim yaşamın kıyısında…

Elin kaleme gittiğinde korkmayacaksın.
Usanmayacaksın aşktan yana.
Umutsuz da yaşanmaz bilesin;
yaşadın mı onlar gibi yaşayacaksın,
öldün mü onlar gibi.