Demem o ki;

Demem o ki;
GERİDE KALAN SADECE KOKUSUDUR ÇOCUKLARINDAN, BİR DE SAVAŞA KARŞI BÜYÜTTÜĞÜ KİNİ, ÇOCUKLARINDAN GAYRI

28 Mayıs 2008 Çarşamba

Çiçeklerin Dilinden

Çiçekle konuşanını da gördüm sonunda. Bir saksının başına geçip olağan üstü bir sevgi gösterisiyle yapraklarını okşayan bir insanı gördüğümde, o insanın hayatına dair ilginç sorular gelir aklıma. Ancak burada bahsetmek istediğin çiçekle konuşan insanın kendisi değil, konuşulan çiçektir. Bahçede, kırda ya da saksında kendi halinde alacalı ve bilumum kokulara sahip enteresan çiçekler…
.
Duruşları, bulundukları mekânları ve üzerlerine yüklenen anlamlarıyla her gördüğümde değişik düşüncelere kapılırım istemsiz bir şekilde. Örneğin; gecekondu evlerin bahçesindeki Gül ile onlarca insanın barındığı apartmanların bahçesinde boy veren gül farklıdır benim gözümde, her ne kadar kalabalıklar içerisinde olsa da her zaman yalnızdır bana göre apartmanlar arasında açan o güller. Tek dostları kapıcılardır onların yoksa bulunmaz başka suratlarına bakan. Ancak topraklı yolların sağında ve solunda bulunan tek katlı evlerin bahçesinde yeşeren güllerin kokusu bir başka olur, daha taze ve sıcaklardır biraz da.
.
Bir de papatyalar var ki, onlar benim çocukluğumun bahar anlayışıdır. Sevgili kavramının anlamını bile bilmezken “seviyor, sevmiyor”lu çok günlerim olmuştur. Hele düz bir yeşillikte beyaz bir örtü gibi kaplayınca papatyalar ortalığı, “tamam” diyorum, “geldi bahar”. O ılık bahar havası eşliğinde papatyaların yanı başında koşup, yorulunca da yanlarına serilip uzanmak ne güzel şeydi benim için. Şu an düşününce bile ılık rüzgâr estiriyor bu tablo bedenimde.
.
Kelebekler gibi narin bir edayla ince bir dal üzerinde boy veren gelinciklere ne demeli bilmiyorum. Bakınca birçok mana çıkarabiliyorum aslında o duruşlarından ancak, çıkardığım tüm manaların, gelinciklerin asıl anlatmak istediği şeylerden daha basit kalacağını düşünerek hayranlıkla bakakalıyorum o ipeksi tenlerine. Bazen böyle olmadık yerlerde açışlarının sebeplerini bazen de nasıl o kadar narin olup da ufak bir rüzgârla dağılmadıklarını düşünürüm ve bazen de hiç düşünmeden taze bir merakla eğilirim yanlarına ve bakarım en meraklı gözlerle o güzelim kızıllıklarına.
.
Her insanın bir çiçeği yoktur belki ama hiç rastlamadım çiçeği sevmeyenine. Birçok şeyi koca bir cümle ile açıklamak varken tek bir çiçek tercümanı olabiliyor birçok şeyin. Aslında en çokta bu yüzden garip gelmiyor bana bir insanın herhangi bir çiçekle konuşması. Sadece bir duruşla birçok şeyi anlatan çiçekler dile gelince kim bilir neleri ifade ederler.
.
Tüm çiçekleri tanımayı istemek gibi garip bir tutku var içimde. Ne zaman konusu geçecek olsa “şu çiçeğin özelliği şudur ve şuralarda yaşar ve bir de şunu ifade eder” demek gelir içimden ama nafile… O kadar çok ve o kadar güzeller ki bence hepsini tanıyamamak ayrı bir gizem katıyor kendilerine.
.
Çatlamış toprağına su dökerken bir çiçeğin, kendim içer gibi olurum suyu. Suyun o çatlaklardan girip hafif toprak kokusu estirmesi başka bir huzurla doldurur içimi. Sanırım sırf bu yüzden çiçeklerle dolu bir bahçe hayal ederim hep; orta yerinde masa ve bir iki iskemle ile ılık bir bahar havası ve öte yanda yani duvarın arkasında dünyaya ait yaşamsal melodiler; araba sesleri, çocuk cıvıltıları ve şehrin nefes alıp verişleri…
.
Şehrin o mekanik kalabalıklarından kurtulup bir çiçeğin yanı başında oturmayı bilmeli bazen. Onca mekanikleşmeye inat insani duygulara dönmeli ve bir buse alalar ellerimizle “merhaba” demeli, “merhaba” çiçek ve dünyanın tüm çiçekleri…

Hiç yorum yok: