Demem o ki;

Demem o ki;
GERİDE KALAN SADECE KOKUSUDUR ÇOCUKLARINDAN, BİR DE SAVAŞA KARŞI BÜYÜTTÜĞÜ KİNİ, ÇOCUKLARINDAN GAYRI

28 Mayıs 2008 Çarşamba

Feda


Ve inan ki;
Uçmasını özleyen kuşlar bıraktım sana.
Maviliğine gökyüzünün,
Vurgun kuşlar.

Gülüşler bıraktım
Gülmesini bilen gözlerine;
bundandır ki bulutlar döker hıncını,
Gülüşü kundaklanmış yeryüzüne.

Sevda sözlerim var
Ki; yankısı daha bitmemiş kulaklarımda
Gözlerim,
Ağlamalarım
Ve bir yığın özlemlerim var
Yarına yüz tutmuş gözlerinin ışığında.

Ve inan ki;
mavilikler bıraktım sana.
Sıcak öpüşler,
Hasretler
Ve sen kokulu akşamlar bıraktım
Yüreğinin sıcak koylarına.

Ve inan ki yüreğim,
yürekler bıraktım sana
ölümlerden yeniden doğan.

Çiçeklerin Dilinden

Çiçekle konuşanını da gördüm sonunda. Bir saksının başına geçip olağan üstü bir sevgi gösterisiyle yapraklarını okşayan bir insanı gördüğümde, o insanın hayatına dair ilginç sorular gelir aklıma. Ancak burada bahsetmek istediğin çiçekle konuşan insanın kendisi değil, konuşulan çiçektir. Bahçede, kırda ya da saksında kendi halinde alacalı ve bilumum kokulara sahip enteresan çiçekler…
.
Duruşları, bulundukları mekânları ve üzerlerine yüklenen anlamlarıyla her gördüğümde değişik düşüncelere kapılırım istemsiz bir şekilde. Örneğin; gecekondu evlerin bahçesindeki Gül ile onlarca insanın barındığı apartmanların bahçesinde boy veren gül farklıdır benim gözümde, her ne kadar kalabalıklar içerisinde olsa da her zaman yalnızdır bana göre apartmanlar arasında açan o güller. Tek dostları kapıcılardır onların yoksa bulunmaz başka suratlarına bakan. Ancak topraklı yolların sağında ve solunda bulunan tek katlı evlerin bahçesinde yeşeren güllerin kokusu bir başka olur, daha taze ve sıcaklardır biraz da.
.
Bir de papatyalar var ki, onlar benim çocukluğumun bahar anlayışıdır. Sevgili kavramının anlamını bile bilmezken “seviyor, sevmiyor”lu çok günlerim olmuştur. Hele düz bir yeşillikte beyaz bir örtü gibi kaplayınca papatyalar ortalığı, “tamam” diyorum, “geldi bahar”. O ılık bahar havası eşliğinde papatyaların yanı başında koşup, yorulunca da yanlarına serilip uzanmak ne güzel şeydi benim için. Şu an düşününce bile ılık rüzgâr estiriyor bu tablo bedenimde.
.
Kelebekler gibi narin bir edayla ince bir dal üzerinde boy veren gelinciklere ne demeli bilmiyorum. Bakınca birçok mana çıkarabiliyorum aslında o duruşlarından ancak, çıkardığım tüm manaların, gelinciklerin asıl anlatmak istediği şeylerden daha basit kalacağını düşünerek hayranlıkla bakakalıyorum o ipeksi tenlerine. Bazen böyle olmadık yerlerde açışlarının sebeplerini bazen de nasıl o kadar narin olup da ufak bir rüzgârla dağılmadıklarını düşünürüm ve bazen de hiç düşünmeden taze bir merakla eğilirim yanlarına ve bakarım en meraklı gözlerle o güzelim kızıllıklarına.
.
Her insanın bir çiçeği yoktur belki ama hiç rastlamadım çiçeği sevmeyenine. Birçok şeyi koca bir cümle ile açıklamak varken tek bir çiçek tercümanı olabiliyor birçok şeyin. Aslında en çokta bu yüzden garip gelmiyor bana bir insanın herhangi bir çiçekle konuşması. Sadece bir duruşla birçok şeyi anlatan çiçekler dile gelince kim bilir neleri ifade ederler.
.
Tüm çiçekleri tanımayı istemek gibi garip bir tutku var içimde. Ne zaman konusu geçecek olsa “şu çiçeğin özelliği şudur ve şuralarda yaşar ve bir de şunu ifade eder” demek gelir içimden ama nafile… O kadar çok ve o kadar güzeller ki bence hepsini tanıyamamak ayrı bir gizem katıyor kendilerine.
.
Çatlamış toprağına su dökerken bir çiçeğin, kendim içer gibi olurum suyu. Suyun o çatlaklardan girip hafif toprak kokusu estirmesi başka bir huzurla doldurur içimi. Sanırım sırf bu yüzden çiçeklerle dolu bir bahçe hayal ederim hep; orta yerinde masa ve bir iki iskemle ile ılık bir bahar havası ve öte yanda yani duvarın arkasında dünyaya ait yaşamsal melodiler; araba sesleri, çocuk cıvıltıları ve şehrin nefes alıp verişleri…
.
Şehrin o mekanik kalabalıklarından kurtulup bir çiçeğin yanı başında oturmayı bilmeli bazen. Onca mekanikleşmeye inat insani duygulara dönmeli ve bir buse alalar ellerimizle “merhaba” demeli, “merhaba” çiçek ve dünyanın tüm çiçekleri…

15 Mayıs 2008 Perşembe

Bilirim



Çok çabuk geçti ömrümüz yürüdüğümüz yolda;
biz bir arpa boyu dedik,
tarlasına düşmüşüz bilemedik.

Aç kaldı bazen umudun kuşları,
biz yağmur damlasına katık ederken kuru ekmeği
lokmasına kan düştü beşikteki yavrunun, bilemedik.

Dağlarda rüzgardan sorarız yağmurun hatırını
ve kurttan kuştan başkası bilmez
çobanın halini, bilirim.
Akşam çökmeye başladı mı dağlara,
yanık türküler söyler namlular,
kimse bilmez, bilirim.

Ömrümüz çabuk geçiyor
lakin arpa boyu mu bilmem
ekmek, yağmur ve toprak
yeter bize elbet,
yeter, bilirim...




7 Mayıs 2008 Çarşamba

Zambak Zumbak

Yağ sat,
bal sat...
Dön arkana iyi bak çocuk,
dön arkana iyi bak...

Önün, arkan, sağın, solun sobedir,
saklanmayanlar arkadaki gecedir.

Yağ sat çocuk,
bal sat...
Ustan ölmüş, sen sat.

Çabuk büyü çocuk,
bırak çocukluğu da çabuk büyü...
Umudumuz sensin,
yeşert umudu,
boz kaideyi...
Çabuk büyü çocuk, çabuk büyü...

Günlükler

Yol ve zamandır insanın günü içerisinde en fazla beraber olduğu şeyler. Zamanı aynı anlamıyla düşünebiliriz ama "yol"u nasıl istersek öyle düşünelim... Yol: üzerinde durduğumuz herşey yani içinde bulunduğumuz yaşamın ta kendisi. Acemi bir yolcusuysak bu yolun, tedarik etmişizdir bir çok şeyi kendimize, insana ait ne varsa. ama usta sayılanımızda var elbet, yolu bilip bir tek kendini yanına alan.
.
Yolun üzerinde taşlar öylesine dağınık ki, hani birine basmasan yani gördün diyelim ve atladın üzerinden, diğer bir taşın üzerine düşmeyeceğini nerden bileceksin ya da güzelim bir toprak parçasında ayak izlerinin oluşmaması ne malum. En güzel yanıda bu belki de yaşamın. Yaşıyorsun hem de ne olacağını bilmeden. Bir şeyler olup bitiyor ve sen gece yastığından çıkarıyorsun acısını, belki sabahlara kadar konuşarak. Yastık taş mıdır toprak mı çözenine rastlamadım daha. Ama taş yada toprak farketmez, iyi bir yoldaştır hayata dair.
.
Ömürde bir damla misali olan bir günümüzü geçirince süzgecimizden, bir katre bir şey kalıyorsa yarına ne mutlu, yoksa kalan bir şey, koca bir boşluktur ömrümüz. Kim bilir belki de bu yüzden çıkmıştır şu günlük tutma meselesi. Yazacaksın, ne yaptığını değil ama ne aldığını ya da ne verdiğini hayata dair. Bir cümle belki yada destan misali koca bir yazı, ama yazacaksın ne varsa hayata dair.
.
Böylesi bir şey işte bendeki, bazen yazıyorum aklıma ne gelirse, zira aklımdan geçenleri süzgecimden geçmiş olupta bana kalanlar olarak sayıyorum. Tamamıyla bana ait olan hayat notlarım diyorum onlara. Belki bir gün açıp okuduğumda, yüzümdeki değişikliklerin yanısıra beynimdekilerinide görecek ve muhasebesini yapacağım hayat denen çok bilinmeyenli denklemin ya da bir yerde rast gelecek yazdıklarım birine, "vay be" diyecek ne boş yaşamış adam ya da "yaşamış işte " diyecek. Belki ben o an bir çiçeğin dalında yaprak olacağım ya da çekirdeğinde bir meyvenin. Ama yaşadığım belli olacak ve ne yaşadığımda nispeten. Başkaları için yazmak değil bu "yaşadım" diyebilmek içindir aslında.
.
Elime her aldığımda kalemi "evet" diyorum ve düşünüyorum nerden başlamalı diye. Direkt kafamdan geçenleri yazmaktır aslında niyetim ama her zaman olmuyor bu. Bazen kocaman bir denklemle yüzleşip hesap soruyorum kendime ve tüm çözüm yollarını işliyorum satırlara, kimi zaman bir cümle oluyor bu, kimi zaman sayfalar dolusu bir destan. Bazen boş bir sayfaya bir kaç dize işlediğimde olur kafiyesiz, öyle dilimin estiği aklımın kestiğince. Sonra dönüpte okuduğumda tüm yazdıklarımı, "yazık" diyorum daha yaşanılası onca şey varken nasıl ölüme yaklatırıyor beni sayfalara işlediğim her tarih. Ama seviniyorum da bir yandan bir şeyler yazabilecek kadar hayatın içinde olduğum için. Yazıyorum ve yaşıyorum. Hani "yol" dedim ya; işte nefes alabileceğim duraklarımdır benim günlükler, şöyle boylu boyunca soluklandığım ömür denen yolun kıyısında.
.
Yaşamak güzel şey diyorum sonra, yazmakta öyle... Yazıyorum ve yaşıyorum elbet...