Demem o ki;

Demem o ki;
GERİDE KALAN SADECE KOKUSUDUR ÇOCUKLARINDAN, BİR DE SAVAŞA KARŞI BÜYÜTTÜĞÜ KİNİ, ÇOCUKLARINDAN GAYRI

12 Kasım 2008 Çarşamba

Giden'e

Öyle tütün sarısı,
öyle yaman, öyle hoyrat
ve öyle uzun uzadıya
seyrederim seni, alemi ve halimi.
.
Daha sabaha varmadan gecem,
bir günü tarumar eder bu ellerim.
İçimde yarına milim milim giden bir akarsudur hayat;
kendimden geçer o yataktan sana gelirim.
.
Bir bakmışsın güneşin ta en tepesindeyim,
bir bakmışsın yerin yedi kat altında;
bir bakmışsın koynuna uyanmışım ,
bir bakmışsın uykulara dalmışım toprakta.
.
Epeydir düşmez oldu içimden hasretin demirden tırnakları;
bir yanımda patlar bir durur hep
kör kütük bu sarhoş naraları.
.
Bir yıldızdan sor beni.
Bir karıncadan,
bir taştan,
bir su damlasından sor beni…
.
Sor nasıl çoğalır hıncım ve inancım
yarına ve sevdaya dair.
Gör o zaman neler neler üretir ellerim,
yüreğim ve kalemim.
Gör neler neler…
.
Öylece kal yanımda.
Su gibi,
Toprak gibi,
Saatini şaşırmış gece gibi…
Kal öyle bir ömür geçse bile
bir gün fazladan yaşayacakmışız gibi…

14 Eylül 2008 Pazar

Doğum Gününe

Bilmem kaç defa görülmüştür, gecenin dördüne uykusuz dalışlar sergilediğim. İçimde bir tutam kıpırtı var dışardan bakılınca her hareketimden belli olan. Hani bir boşluk bulsa patlayacak dudağımdan gecenin zifiri karanlığına. Bir haykırış kopacak içimden ve belki yüzlerce kilometre uzağımdan duyacaksın bu patlamayı.
.
Nasıl bir tesadüfdür ki bu, yıllarca öncesinin bir bahar ayında tamda güneşe eş bir zamanda, yıllar sonrasında sıcacık bir dokunuşla yanımda olmak için dünyaya geliyorsun. Doğdun ve burdasın ölümden önceki son durağındasın şimdi. Dışarda rüzgar, içerde sıcak bir hava pencereler aralı ve gözlerin kapalı...
.
kıyamam bilirsin; bir çiçeği dalından koparmaya ama takıştırmadan da edemem hayalimde bir çiçeği gözlerinin ferine. Bir ışık hüzmesi süzülür gözbebeklerinden ve susuzluğu gider tüm çiçeklerin. Dünyanın dönüşü sanadır şimdi; hani yıllarca öncesinde o narin tenine ilk şaplağı yediğinde ulu orta yerde kıyametleri koparışın ve çevredekilerin bunu umursamaz şekildeki o umutlu gülüşleri sanadır. Bir gelecek bir umut ve dünyaya gözlerini aralamış bir insan yavrusuydun.
.
o ilk ağlamanda söylemeliydiler sana; "Yakıştı sana doğmak güzel çocuk." iyiki doğdun.
.
Gelecekle yaşam arasında hep bir adımlık mesafe vardır.bir adım sonra geleceğin içinde olacaksın ve o an yaşanla buluşacaksın ve gelecek bir adım daha önüne geçecek. Hayat de sen buna, yaşamak de istersen.
.
O günlerin binlerce adım ötesindesin şimdi; yanımdaki bu zarif duruşun, o sevdalı bakışın ve leylim ley gülüşlerinle yüreğimin içindesin. Şimdi geleceğe doğru bir adım atarken aynı düşte olacağız ikimizde, belki günün birinde aynı düşle uyanma hasreti içinde bulunacağız. umutlar beraberce yeşerirken deprem kargaşasına inat kenetli kalacak ellerimiz ve hırsından çatlayak Richter ve o gün gelecek uykularda dahi birlikte çarpacak yüreciklerimiz.
.
Tabiata hüküm giydirmiş insan oğlunun yaşamındaki en manidar şey olan "zaman" kavramına olan tutkusu; gördüm ki senin içinmiş bende. Nasıl cesur olurum bilirsin ikinci kadehten sonra, sana tamamlayabilmek için tüm yaşamsal kaygıları ve bertaraf edip tüm iklimsel sızıntıları, olanca gücümle bir kanca atıp boynuna kollarında uyumak için.
.
Beynimin içinde yerli-yersiz tıkırtılar, üzerimde ince tülden bir örtü ve pencerem ardına kadar açık... Hafif rüzgar esse; hani böyle üşümek değil de tatlı bir üperti içerisine giriyorum o an. Yanımda olmayışına içerlenip çaresiz bir uykunun kıyısında yürümeye başlıyorum. Birazdan gözlerim ağırlaşacak ve senli bir uykuya dalacağın senden uzakta.
.
Köpeklerin ulumaları geliyordu az önce sokaktan; pencereye yöneldim ve dinledim bir süre. Ve on farkettim ki gün ağarıyor ve birazdan aydınlık olacak.yeni bir gün, yeni bir heyecan ve yeni bir keşmekeş belki... Uykum iyiden iyiye bastırıyor; birileri yen bir güne başlarken ben uykuya dalacağım ve uyanır ıyanmaz devam edeceğim kaldığım yerden.
.
Dilimde ve dimağımda sana dair cümlelerle seriliyorum yatağa. Söylenecek o kadar çok şey varken şimdi sadece "iyiki doğdun"lu cümleler kurabiliyorum ve "iyiki varsın"la biten.
.
İyiki doğdun, iyiki varsın, iyiki...

6 Eylül 2008 Cumartesi

Aşk Ezberinde Romandı Berfo'nun

Sadece sağa yatan saçlarına
her sürdüğünde o dişsiz tarayı,
aynanın karşında sarı bir gülümseme alırıdı Berfo'yu.
Bir de bıyıkları sarıydı sigara dumanından
ama düşleri bembeyaz...
.
Yamalı pantolonu, yamalı gömleği,
siyah ve bir teki patlamış ayakkabısına iliştirdiği
bembeyaz düşünden bir paçasını daha alıp,
göründü yolun bir ucundan.
Ve her bir bekleyişle
terketti sevdası onu.

Sevdalısı hiç olmamıştı;
sevdayla hiç yaşamamıştı Berfo.
Aşk onun için utangaç bir gülümseme
ve bir saç teline arabesk hüzünler bestelemekti;
yaz aylarında susamak,
ve kış aylarında sevgi dolu üşümekti...

Hiç bir ayrıntı eksik değildi Berfo'nun yüzünde,
zamana ve yaşadığı coğrafyaya dair.
Tek eksik; avunda sıcaklığına hasret bir eldi,
bir diğeri boynuna dolanmış olan.

Şimdilerde yok bir umudu aşktan yana Berfo'nun;
hayattan da yok.
Dört köşe evinde
çizdiği anlamsız şekiller,
bir de şiir diye yazdığı pejmürde kelimeler...

İki hece tek kelimelik bir romandır aslında Berfo.
Okundukça anlamlaşıyor;
okundukça yaşlanıyor
ve yaşlandıkça hasret,
yaşlandıkça hüzün...

19 Temmuz 2008 Cumartesi

Şehrimin Akşamları

Güneş saklanınca ufukların ardına,
tüm güzelliklerini üstüne çeker şehrim.
İçinde, dağ başlarında yakılan ateşlerin
havada oynaşan kıvılcımları gibi
ışıkları kıpırdanır evlerin.


Akşamları güzeldir şehrimin;
yıldızları,
aşıkları
ve yalnızlıklar da hatta.

Oturmuşum eteklerine şehrimin,
akşamı izliyorum şu vakit.
Kimi caddelerde mesaiye başlarken orospular,
üşüdüğüm geliyor aklıma;
kalkıp yürüyorum sonra.


Yarasalar köşe kapmaca halindedir sokaklarda.
Ve saat gece yarısını vurunca,
ve kapanınca yavaş yavaş tüm ışıkları evlerin,
yıldızlar üşüşür üstüme;
ben yıldızları seyderim
tatlı ve serin bir aşk halinde.

Şehrimin sarhoş ve serin akşamlarında
aşık olası gelir insanın;
benim aşk olasım geliyor.
Sabaha varınca güneşle doğmak
hayata boğulmak,
ve şehrimin akşamlarında
kaybolmak geliyor biraz da.

Akşamları güzeldir şehrimin;
yıldızları,
aşıkları
ve yalnızlıkları da hatta.

14 Temmuz 2008 Pazartesi

Uzaklar

Hiç düşündünüz mü; en uzak hissettiğimiz yer bize gerçekten uzak mı veya ne kadar uzak diye? Uzağımızda bulunan bir insan bize ne kadar uzak yada biz ne kadar uzak hissediyoruz kendimizi uzaklara ve uzaktakilerine.
.
Düşünürsek eğer; gözlerimizle görmediğimiz her yeri kendimize uzak görebilir yada aynı şekilde, yakında olsa da yüzünü görmediğimiz bir insanı kendimizden uzakta sayabiliriz ama tüm bunların tek farkı vardır yol ve zaman açısından gerçek uzaklık kavramından. Çünkü gözümüzle görmediğimiz birisi veya bir yer, bize yakın olduğu halde uzak saymamıza rağmen istediğimiz anda onu kendimize yakın etmemiz mümkündür. Ancak gerçek anlamda uzak olan birisi veya bir yer istiğimiz dışında uzaktır bizden ve onu yakın etme durumu bazen elimizde olmayabilir.
.
Bir denizi düşünüyorum şimdi. Hani o harita üzerinde görmekle yetindiğim ve dünyayı köşe bucak saran, alabildiğine mavi okyanuslar, aslında o kadar da uzak değil bana. Çünkü herhangi bir denizin herhangi bir kıyısında, denize parmak ucumla dokunarak tüm okyanuslara dokunabildiğimi düşünüyorum. Aynı şekilde görmediğim ve gezmediğim yerlere nefesimle ulaşabiliyorum; çünkü dünyayı dolaşan ve tüm dünyayı taşı ve toprağı ile okşayan rüzgar, elbet bana da değiyordur diye düşünüyor ve böylelikle tüm dünya topraklarında yaşamış sayıyorum kendimi . Evet, bu bir avuntu olabilir ama bu şekilde hiçbir sınır çizgisi gözetmeden; taşı, toprağı ve tüm insanlarıyla dünya benim diyebiliyorum.
.
Tüm bunlar bir yana, asıl anlatmak istediğim bu değil. Daha doğrusu, uzaklık anlamında anlatmak istediğim bu ancak ifade etmek istediğim duygu bu değil. Daha çok şu an uzaklarda olmanın burukluğu ile uzakları yakın etme ve yakın bir şekilde yaşama gayreti içerisindeyim. Dolayısıyla en yakın halleriyle düşünüyorum uzakları. Mesela, İstanbul'un sevdiğim kıyılarıdayım şimdi ve belki biraz sonra el ele sevdiğimle çiğneyeceğim kaldırımları.
.
Uzaktayım, kilometrelerce ve saatlerce uzakta. Ama her an çok yakın olacakmışım gibi bir his var içimde uzaktakilere ve en uzaktakilerine. Ne tuhaf, yakınım olan yerlere uzaklaşırken, ulaştığım yerde yakın değilim bulunduğum yere. Yani şimdi olmak istediğim yere çok yakın, olduğum yere ise oldukça uzağım.
.
Haber programlarını izlerken, bir yığın tuhaf senaryolarla dolu olayların yaşandığı o yerleri, haberler bittikten sonra "acaba gerçekten öyle yerler var mıydı?" diye düşünüyorum. Haberin verdiği duyguyu o an yaşıyorum ve haber bittikten sonra " acaba bir rüya mıydı gördüğüm?" diye soruyorum kendime. Haberde anlatılan olayı yaşayan kadar anlayamam; çünkü gerçek manasında uzağındayımdır olayın ve yaşandığı yerin. Bir yandan da şunu düşünüyorum; böylesine küçük bir dünyada nasıl uzak olunabilir diye bir yerlere. Aynı güneşin altındaysak ve ne kadar uzak olursak olalım aynı güneşi görebiliyorsak, nasıl oluyorda uzak olabiliyoruz bir yere.
.
Şu an tarihin öksüz bıraktığı bir coğrafyada, Güneydoğu'dayım. Ama uzağında büyüsem de fazlasıyla yakınındayım buradaki yaşamın. Çünkü bulunduğum yerden değil, olmak istediğim yerden bakıyorum yaşama ve baktığım yerden öylesine yakın görünüyor ki insanlar birbirine, birini diğerinden ayırmak mümkün değil, bilmem anlatabiliyor muyum?

14 Haziran 2008 Cumartesi

Vuslat Düşü

Bir kuş geçince başımın üstünden,
Bir yıldız kaysa örneğin;
aklıma ellerin gelir
ve o an aklımdadır gözlerin.

Sabah güneş yüzünü gösterince,
önce hayran hayran bakarım ona
ve bir türlü kalmak gelmez içimden
yatağımızda aşkımızın izlerini görünce.

Kalktığımda duyarım yastığımızdaki fısıltılarını,
yanı başımdaki mahmurluğun yoktur ama
olmayacak değil…
Bakarsın bahar gelir,
açılıverir çiçekleri ağaçların
sonra tadında varırız doyasıya
İstanbul'da o güzelim baharın.

Bulutlarda gülüşünü görebiliyorum bazen.
-bir gülümseme beliriyor o an yüzümde-
Akşam vakitlerinde sokak lambaları,
her zaman piç etse de bu sokağı çekip giderek,
güneşi getiririm o an
gözlerinin içinden öperek

Elbet beklediğimiz bahar gelecek
ve yanımda bir serçe gibi tedirgin duracaksın o an.
Bu kadarlık zamanın ayrılığı
önce ikimizden çıkacak
sonra elbette İstanbul'dan...

28 Mayıs 2008 Çarşamba

Feda


Ve inan ki;
Uçmasını özleyen kuşlar bıraktım sana.
Maviliğine gökyüzünün,
Vurgun kuşlar.

Gülüşler bıraktım
Gülmesini bilen gözlerine;
bundandır ki bulutlar döker hıncını,
Gülüşü kundaklanmış yeryüzüne.

Sevda sözlerim var
Ki; yankısı daha bitmemiş kulaklarımda
Gözlerim,
Ağlamalarım
Ve bir yığın özlemlerim var
Yarına yüz tutmuş gözlerinin ışığında.

Ve inan ki;
mavilikler bıraktım sana.
Sıcak öpüşler,
Hasretler
Ve sen kokulu akşamlar bıraktım
Yüreğinin sıcak koylarına.

Ve inan ki yüreğim,
yürekler bıraktım sana
ölümlerden yeniden doğan.

Çiçeklerin Dilinden

Çiçekle konuşanını da gördüm sonunda. Bir saksının başına geçip olağan üstü bir sevgi gösterisiyle yapraklarını okşayan bir insanı gördüğümde, o insanın hayatına dair ilginç sorular gelir aklıma. Ancak burada bahsetmek istediğin çiçekle konuşan insanın kendisi değil, konuşulan çiçektir. Bahçede, kırda ya da saksında kendi halinde alacalı ve bilumum kokulara sahip enteresan çiçekler…
.
Duruşları, bulundukları mekânları ve üzerlerine yüklenen anlamlarıyla her gördüğümde değişik düşüncelere kapılırım istemsiz bir şekilde. Örneğin; gecekondu evlerin bahçesindeki Gül ile onlarca insanın barındığı apartmanların bahçesinde boy veren gül farklıdır benim gözümde, her ne kadar kalabalıklar içerisinde olsa da her zaman yalnızdır bana göre apartmanlar arasında açan o güller. Tek dostları kapıcılardır onların yoksa bulunmaz başka suratlarına bakan. Ancak topraklı yolların sağında ve solunda bulunan tek katlı evlerin bahçesinde yeşeren güllerin kokusu bir başka olur, daha taze ve sıcaklardır biraz da.
.
Bir de papatyalar var ki, onlar benim çocukluğumun bahar anlayışıdır. Sevgili kavramının anlamını bile bilmezken “seviyor, sevmiyor”lu çok günlerim olmuştur. Hele düz bir yeşillikte beyaz bir örtü gibi kaplayınca papatyalar ortalığı, “tamam” diyorum, “geldi bahar”. O ılık bahar havası eşliğinde papatyaların yanı başında koşup, yorulunca da yanlarına serilip uzanmak ne güzel şeydi benim için. Şu an düşününce bile ılık rüzgâr estiriyor bu tablo bedenimde.
.
Kelebekler gibi narin bir edayla ince bir dal üzerinde boy veren gelinciklere ne demeli bilmiyorum. Bakınca birçok mana çıkarabiliyorum aslında o duruşlarından ancak, çıkardığım tüm manaların, gelinciklerin asıl anlatmak istediği şeylerden daha basit kalacağını düşünerek hayranlıkla bakakalıyorum o ipeksi tenlerine. Bazen böyle olmadık yerlerde açışlarının sebeplerini bazen de nasıl o kadar narin olup da ufak bir rüzgârla dağılmadıklarını düşünürüm ve bazen de hiç düşünmeden taze bir merakla eğilirim yanlarına ve bakarım en meraklı gözlerle o güzelim kızıllıklarına.
.
Her insanın bir çiçeği yoktur belki ama hiç rastlamadım çiçeği sevmeyenine. Birçok şeyi koca bir cümle ile açıklamak varken tek bir çiçek tercümanı olabiliyor birçok şeyin. Aslında en çokta bu yüzden garip gelmiyor bana bir insanın herhangi bir çiçekle konuşması. Sadece bir duruşla birçok şeyi anlatan çiçekler dile gelince kim bilir neleri ifade ederler.
.
Tüm çiçekleri tanımayı istemek gibi garip bir tutku var içimde. Ne zaman konusu geçecek olsa “şu çiçeğin özelliği şudur ve şuralarda yaşar ve bir de şunu ifade eder” demek gelir içimden ama nafile… O kadar çok ve o kadar güzeller ki bence hepsini tanıyamamak ayrı bir gizem katıyor kendilerine.
.
Çatlamış toprağına su dökerken bir çiçeğin, kendim içer gibi olurum suyu. Suyun o çatlaklardan girip hafif toprak kokusu estirmesi başka bir huzurla doldurur içimi. Sanırım sırf bu yüzden çiçeklerle dolu bir bahçe hayal ederim hep; orta yerinde masa ve bir iki iskemle ile ılık bir bahar havası ve öte yanda yani duvarın arkasında dünyaya ait yaşamsal melodiler; araba sesleri, çocuk cıvıltıları ve şehrin nefes alıp verişleri…
.
Şehrin o mekanik kalabalıklarından kurtulup bir çiçeğin yanı başında oturmayı bilmeli bazen. Onca mekanikleşmeye inat insani duygulara dönmeli ve bir buse alalar ellerimizle “merhaba” demeli, “merhaba” çiçek ve dünyanın tüm çiçekleri…

15 Mayıs 2008 Perşembe

Bilirim



Çok çabuk geçti ömrümüz yürüdüğümüz yolda;
biz bir arpa boyu dedik,
tarlasına düşmüşüz bilemedik.

Aç kaldı bazen umudun kuşları,
biz yağmur damlasına katık ederken kuru ekmeği
lokmasına kan düştü beşikteki yavrunun, bilemedik.

Dağlarda rüzgardan sorarız yağmurun hatırını
ve kurttan kuştan başkası bilmez
çobanın halini, bilirim.
Akşam çökmeye başladı mı dağlara,
yanık türküler söyler namlular,
kimse bilmez, bilirim.

Ömrümüz çabuk geçiyor
lakin arpa boyu mu bilmem
ekmek, yağmur ve toprak
yeter bize elbet,
yeter, bilirim...




7 Mayıs 2008 Çarşamba

Zambak Zumbak

Yağ sat,
bal sat...
Dön arkana iyi bak çocuk,
dön arkana iyi bak...

Önün, arkan, sağın, solun sobedir,
saklanmayanlar arkadaki gecedir.

Yağ sat çocuk,
bal sat...
Ustan ölmüş, sen sat.

Çabuk büyü çocuk,
bırak çocukluğu da çabuk büyü...
Umudumuz sensin,
yeşert umudu,
boz kaideyi...
Çabuk büyü çocuk, çabuk büyü...

Günlükler

Yol ve zamandır insanın günü içerisinde en fazla beraber olduğu şeyler. Zamanı aynı anlamıyla düşünebiliriz ama "yol"u nasıl istersek öyle düşünelim... Yol: üzerinde durduğumuz herşey yani içinde bulunduğumuz yaşamın ta kendisi. Acemi bir yolcusuysak bu yolun, tedarik etmişizdir bir çok şeyi kendimize, insana ait ne varsa. ama usta sayılanımızda var elbet, yolu bilip bir tek kendini yanına alan.
.
Yolun üzerinde taşlar öylesine dağınık ki, hani birine basmasan yani gördün diyelim ve atladın üzerinden, diğer bir taşın üzerine düşmeyeceğini nerden bileceksin ya da güzelim bir toprak parçasında ayak izlerinin oluşmaması ne malum. En güzel yanıda bu belki de yaşamın. Yaşıyorsun hem de ne olacağını bilmeden. Bir şeyler olup bitiyor ve sen gece yastığından çıkarıyorsun acısını, belki sabahlara kadar konuşarak. Yastık taş mıdır toprak mı çözenine rastlamadım daha. Ama taş yada toprak farketmez, iyi bir yoldaştır hayata dair.
.
Ömürde bir damla misali olan bir günümüzü geçirince süzgecimizden, bir katre bir şey kalıyorsa yarına ne mutlu, yoksa kalan bir şey, koca bir boşluktur ömrümüz. Kim bilir belki de bu yüzden çıkmıştır şu günlük tutma meselesi. Yazacaksın, ne yaptığını değil ama ne aldığını ya da ne verdiğini hayata dair. Bir cümle belki yada destan misali koca bir yazı, ama yazacaksın ne varsa hayata dair.
.
Böylesi bir şey işte bendeki, bazen yazıyorum aklıma ne gelirse, zira aklımdan geçenleri süzgecimden geçmiş olupta bana kalanlar olarak sayıyorum. Tamamıyla bana ait olan hayat notlarım diyorum onlara. Belki bir gün açıp okuduğumda, yüzümdeki değişikliklerin yanısıra beynimdekilerinide görecek ve muhasebesini yapacağım hayat denen çok bilinmeyenli denklemin ya da bir yerde rast gelecek yazdıklarım birine, "vay be" diyecek ne boş yaşamış adam ya da "yaşamış işte " diyecek. Belki ben o an bir çiçeğin dalında yaprak olacağım ya da çekirdeğinde bir meyvenin. Ama yaşadığım belli olacak ve ne yaşadığımda nispeten. Başkaları için yazmak değil bu "yaşadım" diyebilmek içindir aslında.
.
Elime her aldığımda kalemi "evet" diyorum ve düşünüyorum nerden başlamalı diye. Direkt kafamdan geçenleri yazmaktır aslında niyetim ama her zaman olmuyor bu. Bazen kocaman bir denklemle yüzleşip hesap soruyorum kendime ve tüm çözüm yollarını işliyorum satırlara, kimi zaman bir cümle oluyor bu, kimi zaman sayfalar dolusu bir destan. Bazen boş bir sayfaya bir kaç dize işlediğimde olur kafiyesiz, öyle dilimin estiği aklımın kestiğince. Sonra dönüpte okuduğumda tüm yazdıklarımı, "yazık" diyorum daha yaşanılası onca şey varken nasıl ölüme yaklatırıyor beni sayfalara işlediğim her tarih. Ama seviniyorum da bir yandan bir şeyler yazabilecek kadar hayatın içinde olduğum için. Yazıyorum ve yaşıyorum. Hani "yol" dedim ya; işte nefes alabileceğim duraklarımdır benim günlükler, şöyle boylu boyunca soluklandığım ömür denen yolun kıyısında.
.
Yaşamak güzel şey diyorum sonra, yazmakta öyle... Yazıyorum ve yaşıyorum elbet...

27 Mart 2008 Perşembe

Bedel

Dragostaki o malum evin penceresinde
deniz kokusu duymak için çırpınırken,
iki defa kızıl şafaktan vazgeçtim.
Yazık ki, sen farkında bile değildin,
o malum evin önünden geçerken benim...

14 Mart 2008 Cuma

Miras

Saatler vermeliyim sana;
bir güneşin mesela,
en sıcak zamanını sana getirmeliyim
ya da bir martının süzülüşünü
-bulutlara karşı-.

Şiirler yazmalıyım,
sade seni anlatan bir roman hatta...
İlk sayfasına "o"na diye yazmalıyım,
benim ikinci yanıma...

Bir hayat vermeliyim sana,
içinde umut deryaları taşıyan;
bir de boy boy yemiş ağaçları ile
oda dolusu kitaplar
-her okuyuşta seni bulduğum-.

Dört duvar verebilirim ancak şimdi sana,
duvarları penceresiz
ama hayallerimizle süslü.
Zira şimdiki tek varlığım benim,
dört duvar ve ortasında persel parsel odalar...

13 Mart 2008 Perşembe

Aynada Durur İzin

O içindeki hoşçakal bakışılı gidişin vardı senin; gitme dediğimde öylesine boştu ki susuşun, çıldırasıya bağırmak ve sövüp saymak istiyordum içinde bulunduğumuz dakikalara. Gözlerindeki o “buraya kadardı yaşanılanlar” cümlesini taşıyan süzülüş, şimdilerde en umulmadık anda çakılıveriyor gözlerime ve ne zaman dönsem aynaya biraz o süzülüşü görürüm göz bebeklerimde.
.
Bu şehrin tüm sokaklarında ve her kaldırımında ayak izlerimiz hala yan yana durur ve hala sarmaş dolaştır sokak lambaları altındaki gölgelerimiz. Bir bebek gibi susuşun vardı senin ve o susuşun şimdi çıldırasıya inliyor kulaklarımda. Uykularsa hiç uğramıyor gecelerime ve dağılıyor odamın boşluğunda gözlerine teğet geçerek. Bense uyumadan geçirdiğim her günün sabahında sana uyanmak için niyet ederim.
.
Şimdi dinlediğim tüm şarkıların melodileri bana ötelerden bir şeyler hatırlatır ve hala her dinlediğimde yine aynı heyecan ve daha büyük bir özlemle anıyorum seni. Bir bir geçerken melodiler kulağımda, yanak yanağa mırıldanışımız gelir aklıma. Severdik, beraberce sevdiğimiz şarkıları söylemeyi. Sanki tüm şarkılar bizim için yazılmış da şarkıları yaşama çabasıyla geçiyormuş gibi gelirdi yaşadığımız günler.
.
Günün tüm yorgunluklarından uzaktır seninle beraber geçen saatlerimiz. Bir sabah uyanışımız bilirim seninle bir de yorgunluktan hiç uyanamayışımızı. Gün içerisinde yaşadıklarımız sanki bir rüyaymış gibi gelirdi bana. Saatlerce bir şey yemesem o an gelmez aklıma sen yanımdayken ama sen olmayınca yanımda en çok sana acıkırım. Şimdi her acıktığımda en çok bir elmayı aynı yerinden ısırışımızı özlüyorum. Biliyorsun her ısırıkta birleşirdi dudak izlerimiz elmanın üzerinde.
.
Şehirde insanlar dolaşırdı hiçbir şeye aldırmadan. Bizse doyasıya kaybolmasını severdik kalabalıklar içerisinde. Tanıdık bir yüz asla olmazdı; bir biz bir de diğerleri ama doyasıya severdik insanları hele umut gözlüleri yok mu doyamazdık bakmaya yüzlerine. Şimdi ise insanlar içerisinde bir insanım; senden uzakta, sensiz ve sessiz. Kalabalıklar içerisinde yalnız başıma, kalabalığın bir parçasıyım artık ve ancak şehrin kalabalığında kaybolmuş o kokunu soluyarak unutabiliyorum yalnızlığımı. Bir de saatlerce tutsam dahi yorulmadığım elin olsaydı daha bir kalabalık olurdum diye düşünerek atıyorum adımlarımı her yürüyüşümde.
.
Sabahın ilk ışıklarında o mahmur gözlerle uyanışın vardı senin. Dağları yararak doğan bir güneş gibi açılırdın günüme. İzlemeye doyamazdım aynada duran yüzüne bakmaya. Şimdi hala aynı aynada ve aynı gözlerle durur izin; silmeye ve bakmaya kıyamam, kaybolmasın diye aynadaki o gülüşün. Şimdi ne zaman gülmeye başlasam, aklıma gülüşün gelir susarım ve buğulanır sonra gözlerim.
.
Hayatı öğrenmek ve her güne heyecan ve umutla başlamak güzeldi seninle. Biz hiç geçmesin istesek de saatler yarışırdı bizimle. Hayat akıp giderdi durmadan dalgasına bizi de alarak. Bir deniz gibiydi sevmelerimiz; ardı arkasına gelen dalgalarıyla katlanarak büyürdü içinde bulunduğumuz her vakit. Bir de özlemlerimiz vardı beraberce geçen her saatimize. Saatler bizim için hep güzel günlere gebe kalırdı ve her gün yeni bir dünya doğardı bizim için.
.
Şimdi tüm bunlardan geriye koca bir yalnızlık kaldı payıma düşen. Sen yoksun ama yollardaki ayak izlerimiz, çocukların gözlerindeki gülüşün, elmadaki dudak izin, melodilerdeki o rüzgar öpüşlü sesin ve bir de aynadaki o mahmur gözlü güzelliğin hala ilk günkü tazeliği ile durur. Bense ancak rüyalarda yaşayabiliyorum seni. Zira senden sonra hayat, kıyılarıma uğramayan bir gemi şimdi.

27 Şubat 2008 Çarşamba

Perdeler

Zihnimde,
alaca karanlığında bir ülkenin
yalınayak çocukları durur;
güneşin önüne serilmiş
taze yemişler sonra...

An gelir,
bir kıpırtıyla irkilirim.
Kalbim, bir ela gözlünün adımlarındadır o an;
pat pat eder durur her adımda.

Sabaha varmadan vakit,
çeker vururum geceyi;
sabah birden bire patlar sonra,
güneş birden bire.

Üç adım ötede kavaklar durur,
dallarında asırlık kargalar...
Güne başlamışlardır onlar,
sabaha uyanmışlardır;
belki de hiç uyumamışlardır.

Masanın üzerinde karalanmış
-kimi sararmış-
kağıtlar durur.
Toplasan hepsini bir şiir etmez belki,
ama bir ömürdür anlatmak istedikleri...

Sırt çantalarıyla öğrenciler geçmeye başladı
sabahları fahişeliğini giyinen bu sokaktan.
Perdelerim sararmış isten,
zihnim, evelce zamana ait bir kederden...

Anladım ki sonra;
perdeler ve ben
artık misafiri sayılırız bu evin...

8 Şubat 2008 Cuma

Kuytuluklar

Dünyanın kollarında kuş misali yaşayan bizler,
uçacağımız bir çok güzellikler varken,
yükseklik korkumuz mu var bilinmez,
yaşamı kendi kuytuluklarımızda ararız...

7 Şubat 2008 Perşembe

Baykuşun Gördükleri

Evimizin üzerinde baykuşlar durur;
bilirsiniz uğursuzluktur.
Nasıl uğursuz olur halbuki,
baykuş dediğin
garip, kör bir kuştur.

Asıl suç baykuşta değil;
evimizi başımıza yıkanlarda,
yani onlarda.
Onlar ki kör edenlerdir bizi, baykuştan fena;
bizler ise hizmetkarlarıyız onların
boynumuzda urganlarla.

Söküp atmalı o urganları tezelden.
Yoksa başımıza neler gelecek bir bilsen.
Aşikardır bilirsiniz.
Semer vuran çok olur derler,
Eğer sen eşek isen...

1 Şubat 2008 Cuma

Resimlerde Gizli Ömrümüz

Evimizin bir köşesinde uzun zamandır sessiz ve sakin bir şekilde duran sandığa takıldı bir anda gözlerim. Eski motiflerle bezeli, el oymacılığı ile işlenmiş, koyu, kestane renkli ahşap bir sandıktı. Kim bilir ne zaman, bir gün lazım olacağı beklentisiyle içerisine konuluş küçük mutfak eşyaları, birkaç parça el işlemesi danteller ve bir albüm dolusu, kimi siyah beyaz fotoğraflar vardı içerisinde.
.
Sandığın o kadar uzun süre aynı yerde kaldığı belliydi ki; açar açmaz bariz bir rutubet kokusuyla karşılaştı burnum. Belki bugün açıp, içini karıştırma merakım olmasa, bir o kadar daha bekleyecekti orada. Masum bir kuytuluğa o kadar güzel saklamış ki kendini, sanki bulunduğu köşenin daimi bir parçası gibiydi. Üzerine yüklenmiş yünden yataklarda iyice örtüyordu kendisini ve daha da fark edilmez oluyordu köşesinde.
.
Önce yatakları indirdim üzerinden; sonra büyük bir merakla kapağını açtım ve işte o anda gözüme ilişti az önce saymış olduğum o birbirinden eski nesneler. Ama beni en çok etkileyen; yeşil kapaklı bir albüm içerisine özenle yerleştirilmiş, kimi siyah beyaz olan resimlerdi. Güzel bir duygu ile çevirirken bir sayfasını, yüreğim hemen bir başka duyguyu buyur ediyor içerisine. Her sayfada başka bir zaman ve o zaman ait duygular boy veriyordu içimde.
.
Bir tanesinde yaşlı bir kadın olanca sükûnetiyle oturmuş, anaç bir edayla poz veriyor kucağındaki bebekle. Bebekte olmadık bir masumluk ve tombul yanaklarında sıcak bir bahar havası neşesi…
.
Bir başka resimde, uzun uzadıya bir yol duruyor, fonunda zemheri aylarının o asi beyazlığıyla. Upuzun bir yol ve üzerinde uzun aralıklarla işlenmiş ayak izleri belirgin bir şekilde göze çarpıyor. Belli ki, az önce geçmiş biri telaşlı ve koşar adım bir şekilde. Yolun sağında ve solunda mevsimlik kıyafetleriyle çırılçıplak kavak ağaçları ilerliyor; en sonunda ise bacalarında yoğun dumanlarıyla sanki nefes alırcasına duran, çatıları beyaz ayrıntılarla bezeli evler görünüyor. Küçük bir ürperti kaplıyor içimi ve hafif bir üşüme alıyor bedenimi.
.
Resimler… Çoğu, güzel anlarımızın şahididir ve bir de ömrümüzün. Bir parmak hareketiyle ömrümüzün herhangi bir anını, bir kâğıt üzerine işleyip ömrümüzün geri kalan yıllarına miras bırakmak ne güzel bir şans insan için.
.
Hiç olmadık bir anda maziye gizli bir özlem duyar insan eski fotoğraflara bakınca. Resimler ve aynalar insan hayatındaki en gerçekçi dostlar olur kimi zaman. Bir resme, bir de aynaya bakınca anlar insan, aradaki farkın ömür olduğunu.
.
İşte bir resim daha… İçimi ferahlatırcasına bir huzur işliyor bedenime bu resme bakınca. Bir bayram sabahı çekilmiş, taze yüzleri ve şeker tadında gülümsemeleri saklayan, büyüklü küçüklü bir aile ortamını dillendiren, o dillerden düşmeyen “eski bayramlar”a ait bir resim.
.
Her resimde ayrı bir duyguya kapılmamak elde değil. Bir resme, bir de resimden gözlerimi alıp içinde bulunduğum ana bakınca hafif gel-git’ler oluşuyor beynimde. Huzurla dolarken bazen, bazen de bir hüzne giriyor ve çıkıyorum bir başka resimle.
.
Resimlerin arasında kırışmış ve yıpranmış olan o kadar eski bir resim var ki, neredeyse tükenmek üzereymiş gibi duruyor. Resimlerdekileri tanımıyorum; muhtemelen yaşamıyorlardır, çünkü resimdeki halleriyle oldukça yaşlı duruyorlar zaten. O kadar şirin bir duruşları var ki, insanın içinde ince bir yumuşama ve muazzam bir sevgi hengâmesi oluşuyor. Resimde biri bayan diğeri erkek olan iki insan, yanakları sıkılası derecede sevimli bir tebessüm içindeler. Ben ise büyük bir hayranlık içerisindeyim onlara bakarken.
.
Albümü baştan sona inceledim ve tamamına baktıktan sonra biraz daha resimlere bakma hevesiyle kendime ait olan albümlere de al atmadan edemedim. Kendi albümümde de birbirinden güzel onlarca resim var; kimi dostlara, kimi hiç tanımadığım – ifadelerinden dolayı resimlerini çektiğim- insanlara ve doğanın malum çocuklarına (kuşlar, deniz, orman…) ait.
.
Birbiri ardına dizdiğim tüm resimler hep bir şeyler söylemeye çalışır gibi duruyorlar bana. Resimlerdeki halime baktıkça kendimle hesaplaşır bir hale bürünüyorum; o zamanlar mı olmak istediğim yerdeydim, yoksa şimdimi olmak istediğim yerdeyim diye. Ardı sıra bir diğer resim geliyor susuyorum.
.
Her resimde ayrı bir duyguya bürünürken, albüm kapağını kapattığımda kendime sormadan edemiyorum; “bir ömür kaç kareden ibarettir ya da resimlenebilecek kaç kare yaşanabilir” diye…

26 Ocak 2008 Cumartesi

Yalnızın Halleri


Beni bu halimde yakaladı;
sabahları erkenden kalkıp
bir şeylerle uğraşma alışkanlığı.
Sabah saat altı diyor,
Kalkıyorum.

Pencereme ait mermerin tam üzerinde,
geceden kalma kuş tüyleri;
Belli ki bir aşka kurban etmişler mermeri;
Alaca tüyler nemli duruyor hala.

Diğer yandan mutfaktan birkaç kıpırtı duyuyorum.
Sabah kahvaltısı için son çağrı:
Ekmekler kızardı!
İştahım yok ama,
yiyemem bir lokmadan gayrısını.
Oturur oturmaz kalkıyorum;
Ağzımda duruyor son lokma.

Televizyonda
gözlerindeki mahmurluğuyla
olan biteni haber veriyor bir spiker;
sonra hava durumu geliyor ardından
yine balkanlar,
yine soğuk hava etkisi…

Kitaplarımın arasından alıyorum
aklıma esen bir tanesini.
Kapağında solgun insan siluetleri ile
Sarı saman yapraklı bir kitap…
Üçüncü sayfasından sonra bırakıyorum;
Belli ki kız seviyor çocuğu,
Gerisini okurum bir başka vakit diyor, kalkıyorum.

Hesabını gazete sayfalarından soruyorum
bu can sıkıntısının.
Üçüncü sayfa haberlerindeki
memleket havadislerini okuyorum.
Korkuyorum;
bir gün bizimde adımızı yazarlar da
rüsva oluruz âleme diye.
Nitekim ölümün bile
Güzeli gerek bize…


Suratım üç günlük sakalımla
aynanın karşısında epey yabancı duruyorum kendime;
şakaklarımda birkaç beyaz ayrıntı var ömrüme ait;
sormuyorum bile neden diye.
Biliyorum!
Yaşadık yıllarca
ve birikti biraz tozu ömrümün;
ondandır tozları şakaklarımın…

Göçleri başlayınca mevsimlik hüzünlerin;
kimi kış olur kimi sonbahar;
Böyle olur insan akşamleyin.

Bazen bir türkü dilinde,
Bazen koca bir boşluk yanında…

25 Ocak 2008 Cuma

Yastık Altındaki Hatıralar

Birer birer eskiyor takvim yaprakları ve bu yapraklar döküldükçe duvarlarımızdan, bir şeyleri de alıp götürüyor bizden habersiz. Kimi zaman çiçekli bir çerçeve içerisinde hatırlayacağız eskiyen o günleri, kimi zaman da hüzünle bakacağız gönül penceremizden. Ama her ne olursa olsun, iyi ya da kötü, birer hatıra olarak kalacak yastığımızın altında.
.
Geçmiş zaman olur ki; bir anının bile geri gelmesi için neler feda ederdik kim bilir. Çünkü içerisinde gülüşlerimiz vardır o zamanların ve daha nice yaşanılası mutluluklarımız. Biz yol alırken bir başka güne bir şeyler gelir peşimizden ve yakaladığı zaman bizi, içerimizde bir yerlerde gizlenir. Daha sonraları, hayatın üzerimize abandığı bir zamanda çıkıverirler ortaya dilimizde amansız bir “offf” eşliğinde.
.
Hatıraları hatıra yapan gönülde yatandır ve gönülde yatandır aslında o hatıranın resmi. Bir resim düşün ki; gönülde yatan bir sevgili ve o sevgiliye ait bir gülümsemeyle geçen “canımızın içi” o saatler var içerisinde… İşte bu resimdir aslında hatıranın gerçek adı ve gönlümüzde yatan o yumuşak tadı. Ve artık bir tekrarı olmayacaksa bu hatıraların, o bir mirastır artık hem de sevgiliden kalan kıyılamayacak bir miras.
.
Benim de bir yolcuğum var satırlara sığdırmak istediğim. Hatıra değince aklıma gelen geçmiş zamana ait birkaç resmim var benimde. Birinde ben varım resimlerin birinde sen, diğerinde de ikimiz. Ne zaman gözlerimin önüne gelse bu resimler çıkarım tüm benliğimden ve içerisinde bulunduğum zamanın bende oluşturduğu tüm olgular geçmiş zamana döner. Sonra en olmadık inceliğimle gülümserim, birazdan acı bir irkilmeyle gerçeğe döneceğimi düşünmeden. Bir ben olurum gülümsemeden sonra bir de sen; sonra bir türlü gelemem kendime ve sende kalır bir yanım. Sende kalan yanımla okşarım omzumda kalan saçlarını ve rüzgârların koynunda bir öpücük gönderirim yüreğinin koylarına bir de anlından öperim; hani o güneş kokan alnından.
.
Sana ait tüm hatıraları yastık altında saklıyorum şimdi. Ne zaman koysam başımı yastığa, bir şeyler okşar beynimi. İşte o zaman başlar yolculuğum takvim yapraklarında. Bir eski zamana giderim o hiç eskitemediğim zamana. Tutarım ellerinden ve koklarım bahar kokulu saçlarından.
Hiç eskimesin istiyorum hatıralarımız. Bazen çok sıkıldığım da, bazen de gitmek istediğimde bu şehirden, hatıralarımız tutsun istiyorum ellerimden ve “Gitme, buralar aşkımızın başkentiydi ve senindir artık bu şehir” desin istiyorum. Ama gitmek kaçınılmaz oluyor bazen biliyor musun? Bazen gitsem de buralardan, bir başka şehirde ve bana ait olmayan bir yastığın altında da rastlayabiliyorum hatıralarımıza. İşte o zaman anlıyorum; yastıkta değil yürekteymiş keramet.
.
Bazen acı veriyor tüm hatıralar, tam dalarken o eski günlerime, bir yenisi daha yaşanmayacak diye kahrediyorum her şeye ve o malum yastığıma. Bir yandan susup, bir yandan da hasretle özlerken o günleri, hatıralara gömülüyorum tekrar ve yaşamaya çalışıyorum o el ele dolaştığımız İstanbul’un yalnız fahişeliğini. Kaldırımlarda yaramaz çocukların sesini arıyorum ve yine zorla tutuştursunlar istiyorum ellerimize çiçekleri. Ne yazık ki ne o çiçekler ne de o çocuklar var şimdi. Yalnız bir resim, bir sahil ve ikimiz, her şey donmuş ve siyah beyaz birazda.
.
Nereye kadar götürebilirim diye düşünüyorum bu hayalleri. Belki bir başka sevda olur ilerde, bu hatıraların üzerini tozlandıran ama yok edemeyen. Belki bir ölüm olur hiçbir hatıranın kar etmediği. Zaman insana ne getirir bilinmez ama her günün bir şeyler götüreceği kesin. Ne kadar direnirsek direnelim, ya yaşadıklarımızı götürecek hayat, ya da yaşayacaklarımızı.
.
Her hatıranın gizli bir hazinesi vardır. Bu hatıralar içimizdeki duygusal özden alır kaynağını. İçimizde bir yerlerde gizlidir bu öz ve hiç beklemediğimiz bir anda çıkar karşımıza. Biz günün yoğunluğundayken, bir rüzgâr çarpar gönlümüze ve gönül penceremizden geçmeye başlar tüm hatıralar. Duygusal parçamız o an girer devreye ve tekrar yaşanılıyormuş gibi düşünülür o eski günler. Yeter ki hiç kaybolmasın o duygusal özümüz. Çünkü o kayboldukça, hatıralar yıpranmaya, resimler solmaya başlar. Biz ise yaşlanmaya geçeriz gençlik resimlerimizden…

10 Ocak 2008 Perşembe

Çocuktan Öğren iyiye ve Güzele Dair Ne Varsa

Çocukların gözleri diye baktığımız şey meğer yaşanılası güzel bir dünyanın ta kendisiymiş ve alsında dünya, allı yeşilli bir beşikmiş çocukların gözlerinde. Tüm farklarına rağmen, aynı dilde uçururlarmış uçurtmayı tüm dünyanın çocukları; insanca, dünyaca, sonuna kadar çocukça...

Ömür Yetmez Yaşamaya

Eğer yaşın ilerlemişse ve o ilerleyen yaşına rağmen günlük hayatın monotonluklarından dışında hayata ve insanlığa dair -kendi hayatın da dahil- yaptığın bir şey yoksa, çeşitli fikirler edinip bir fikir atlası oluşturmadıysan kendinde ve yaşadığın her günün tecrübeye ve geleceğe ait bir özelliği yoksa, olduğun yaşta değilsin demektir. o an sahip olduğun kişisel yapınla, asıl olman gereken kişilik yapın arasında zaman olarak uzun yıllar varsa, o yıllar kadar bir kaybının olduğu aşikardır. bunu telafi etmek için geçireceğin zaman da yine kendi ömründen gideceği için ve bu giden zaman da hayatın ta kendisi olduğu için büyük bir kaybın var demektir.
.
HAYAT ASLA BEKLEMEYE BELMEZ; İYİ YAŞA, GÜZEL YAŞA, SAĞLIKLI YAŞA, ONURLU YAŞA VE İNSANCA YAŞA; ÖMRÜNÜN YETTİĞİ KADAR ELBETTE...

5 Ocak 2008 Cumartesi

Sana Dair

Baharlarda düşünüyorum seni,
kış ayında koynumdasın;
oda kokunla doluyor,
sonra ısınıyor usulca.

Bir öpüş yetiyor tutuşmamıza ki;
tutuşuyoruz.
Ta ki sönüyor ateş;
uyuyoruz.

Düşümde gülüşünle süslü bir bahar,
baharlarla bezeli bir ev,
ve çocuklarla dolu bir oda...

Çocuklarımız,
bizim etten kemikten oyuncaklarımız...

Sonra bir şiir tutunuyor dilime:

- Seninle geldi bahar,
yaza vurduk;
koynumdasın.

Karanlık çöktü,
kalmadı etrafta kimse,
seninle kaldık ansızın;
kışa döndü yazımız,
sen hala koynumdasın.-

Boylu boyunca yataktasın,
uyuyorsun.
Şiir dilimde hala
duyuyor musun?

-Uyuyunca deniz gibisin,
uyanınca güneş;
gecede ay gibisin,
içimde ateş.-

İçimde bir hasretle,
usulca kalktım yataktan
ve yürüdüm pencereye doğru.
Şöyle bir baktım da camdan
herşey ne kadar da renkli duruyor;
yeşili, mavisi, sarısıyla.
Bir de insanları ne güzel düyamızın
genci ve yaşlısıyla...

Sonra döndüm sana doğru
ama sen tatlı bir tebessümle
uykudasın.

Geliyorum yanına tekrar ve eğiliyorum kulağına:
Hayat seninle güzel,
ne güzel seninle hayat...

Farkında mısın?

2 Ocak 2008 Çarşamba

Bir Yol Gider Bana Doğru

Gölgeler içinde gölgem,
akıyor içimden yollara.
Cismimin önemi yok;
beynimin içinde bir ışık
sızıyor gözbebeklerimden;
savruluyor karanlığa...

Yolcusuyum uzun uzadıya akan bir yolun.
Taşlar sekiyor önümden.
Taşlar ki; beynimin içinde birer pare;
"düşünceler içerisinde ölmek mi"
diye düşünüyorum
insana tek çare...

Yolcular yürüyor karanlık bir yolda.
Bir diken, bir gül
yolun sağında solunda...
Yolcular gülden, gül yolculardan habersiz.
Akıyor beynime gece;
görseniz nasılda sessiz...

Beynimin içinden çıkıp;
koşuyorum yola.
Yolda herbiri bana ait parçalar...
Kimi yüreğim,
kimi beynim,
kimi gözlerim...

Kulağımdan girmez oldu artık
kendi dilime ait sözlerim.

Karanlık,
her yer karanlık...
Bana yolumu gösteriyor
beynimin içinde bir ışık.

"Dur!" diyor duruyorum;
durduğum yolun eteğinde,
çırpınan bir yaşamı buluyorum.

Dışarıdan habersiz,
ortalık karanlık ve sessiz...
Benliğimin içinde bir ben
içimdeki bende hapis...

Yüreğimden çıkıyor tüm benliğim.
Karanlık büyüyor,
direniyor ışık...
Beynimin içinde bir aydınlık
buluyor beni,
ölüyor benliğim
ve doğuyor insanlık...