Penceremin önündeki mor menekşeler,
usulca etrafı izlemekteler.
Güneş onlardan yana,
sevda onlardan...
Biz onlardan alıyoruz aşkı,
onlar topraktan...
Bahçemde boy vermiş bir kırmızı gül,
dikeni üstünde...
Güzel mi güzel, taze mi taze...
Bir şey anlatıyor bize,
şöyle kırmızı ve sıcak bir şey...
Anlatılır gibi değil
ama anlaşılır da değil.
Öyle bir şey yani bu
dayanılır şey değil.
Çayır-çimen üzerinde yerli- yersiz beyazlık,
ve her yer papatya...
Bu muazzam bir ferahlık,
dolduruyor içimi.
Dünyanın huzuru onlarda,
bizde gamı ve kederi.
Yayılmalı papatyaların yanı başına,
sonra dudağımızın üzerine almalı gökyüzünü,
Bırakıpta kederi gerilerde bir yerlere,
yeniden yazmalı hayatın o güzelim önsözünü.
29 Ekim 2007 Pazartesi
Neredeyim
Başka başka
Toprak, su ve hava
Her biri ayrı ayrı
Ama yok öyle ayrı gayrı
İnsanlarının arasında
Dünya değil burası
Kainatın az yukarısı...
Toprak, su ve hava
Her biri ayrı ayrı
Ama yok öyle ayrı gayrı
İnsanlarının arasında
Dünya değil burası
Kainatın az yukarısı...
Rüyamın Mimarı
Bir rüya gördüm geçende.
Anlatmaya başlasam neler var rüyamda bilemezsin. İnsanlar, hayvanlar, toprak ve deniz...Yani ağzına kadar dolu bir hayattı gördüğüm.
İnsanlar dolaşıyordu caddelere yayılmış bir halde. İkimizidik insanların tam ortasında duran. Çevremizde güzellim bir sonbahar akşamının, hüzünkar yüzlü ama içerinde kıpırdayan bir yaşamı taşıyan nefesi dolaşıyordu. Nereye çevirsem yüzümü, dudaklarıma oradan bir öpücük konuyor senin dudaklarına benzeyen bir dudaktan.
Herşey o kadar canlı ki rüyamda. Ama ölülerde de yok değil. Beyaz renkli mermerlerle bezenmiş boylu boyunca uzanan bir tepe, üzerinde biz ve altımızda ölüler...Ölü demeye bin şahit ister aslında; İstanbul'un o güzelim çehresinin karşısında, yeşiller ve insanlar içinde uyumak; ölmek olamaz çünkü.
Mavi sular üzerinde, balıklara inat adımlarımızla dolaşıyoruz. Suyun üzerinde biz, altında balıklar ve kıyıda kol kola insanlar... Ah bir bilsen; ne güzel bir resimdi bu gördüğüm.
Minareleriyle yıldızlara selam duran bir camiyi hatırlıyorum rüyamda ve senin eline benzeyen bir eldi elimdeki. Yürüyorduk, dilini ve dinini bilmediğimiz insanlar ile beraber. Durup durup öpüşüyoruz. Dedim ya; öpüldüğüm dudaklar tıpkı seninkiler gibiydiler.
Sonra mahşer yeri gibi bir kalabalık görüyorum. Ortalık bayram yeri sanki. İnsanlar çoluk çocuk eğleniyorlar. Ortasında iki kişiyiz. Biri ben, diğeri... Neyse...
Akrep önde, yelkovan hemen arkasında dönüp duruyor ve akıp gidiyor zaman. Ama her anı yaşanılısı bir halde rüyamın. Bundan mıdır bilmem; yüzümüzde ışıklar patlıyor. Çok geçmiyor anlıyorum; zamanı ölüsüzleştirmek için fotoğrafımızı çekiyorlarmış meğer. Ben padişah olmuşum, yanımdaki sultan...
Gözümüze, sabahın o ilk ışıkları gibi parıl parıl parlayan elma şekerleri ilişiyor. Sonra birini tutuşturuyorlar elimize. Dudaklarımız elma şekerinde ve gözlerimiz akşamın o güzelim akışında. Akşamın içinde insan yüzleri, çocuk sesleri ve güzel bir hengame...
Uçsuz bucaksız mavilikler üzerinde kocaman bir demir yığını ilerliyor, arkasında köpükleri ve martıları bırakarak. İnsanlar, ellerindeki simit parçalarıyla, martıların danslarına ortak oluyorlar. Ben ise sıcak bir nefes kadar yakınım kendime - uzun bir aradan sonra ilk defa - ve dilimde tatlı bir türkünün eşliğinde yürüyorum. Bir öpücüğün sıcaklığıyla irkliyorum hemen. Görüyorum ki; yine o dudaklar ve yine aynı yanağın izleriydi göğsümde duran...
Trafik ışıklarıyla kıyasıya çekişen arabaların arasında dans etmeye başlıyoruz. Üç adım ötemizde kaldırımlar var. Üzerinde olacağız şimdi o kaldırımların ve bizi tatlı bir akşamın kucağına taşıyacaklar usulca.
Hafif bir rüzgar esiyor sonra. Atıveriyoruz kendimizi sıcak bir meskene. Hani ilk baharda cami avlusundaki merdivenlerin basamakları üzerine yığınlar halinde kuşlar serpilir ya; işte öyle serpilmiş insanlar, bu meskendeki basamaklara. Karşımızda ise hayal aleminin güler yüzlü insanları bir şeyler anlatır gibiler bize. Sonra "bi dakka" diye bir ses tutunuyor kulaklarımıza ve yankısını duyuyorum yanı başımda yükselen tatlı bir kahkaha eşliğinde "bi dakka, bi dakka, bi dakka" diye.
Birden hayal eleminden çıkıp, yağmurlu bir akşamın kollarında buluveriyoruz kendimizi. Öyle bir rüya ki bu gördüğüm; yaşanılası tüm tatların hepsini birden yaşıyorum, ıslak sokaklar ve içimdeki o sıcacık kıpırtıyla.
Rüyadan uyanır gibi bir halim var. Bir otobüsün sesi tırmalıyor kulaklarımı. Hiç uyanmak istemiyorum ama uyanmak zorunda olduğumun farkındayım. İşte en çok bu zorunluluk canımı yakıyor. Yaşamı bir rüyada dahi olsa böylesine yakalamışken, uyandığımda avuçlarımın ve dudaklarımın o sıcaklıktan mahrum kalacağını bilmek zoruma gidiyor.
Otobüsün o hırıltılı sesi iyice yaklaşıyor. Bir ayrılık var ucunda biliyorum. Kalbimi oturtup bir koltuğuna, bir başka diyara taşıyacak ve uyanacağım rüyadan.
işte o otobüs! Hangi tekerleğine küfretmeliyim bilmiyorum ama uyanıyorum işte rüyamdan. Herşey yine aynı. Yollar, insanlar, yalnızlığım ve yatağımdaki o soğuk boşluk olduğu gibi duruyor sevgili.
Rüyam bu işte. Anlattım sana ve şimdi doğruyu söyle sevgili! O rüyamdaki sendin değil mi? Yoksa mümkünü yok böylesine yaşam dolu olmazdı rüyam. Biliyorum sendin o. Sendin...
3 Ekim 2007 Çarşamba
İstanbul
Çocuklar
Sonbahar
Yaşamak
Her günün başlangıcı
ve bitişi gecenin,
yeni bir yarına gebedir.
Bu yüzden her gece biraz sabah,
her sabah birazda gecedir.
Bilinir ki; yarın umuttur.
Umut ise; yaşamak,
bir günde olsa yaşamak...
Her yaşam da bir ölüm,
her ölümde bir yaşam saklıdır.
Belki de bu yüzden hayat
bile bile yanılmaktır...
ve bitişi gecenin,
yeni bir yarına gebedir.
Bu yüzden her gece biraz sabah,
her sabah birazda gecedir.
Bilinir ki; yarın umuttur.
Umut ise; yaşamak,
bir günde olsa yaşamak...
Her yaşam da bir ölüm,
her ölümde bir yaşam saklıdır.
Belki de bu yüzden hayat
bile bile yanılmaktır...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


