Saatler, takvim yaprakları ve akıp giden zaman…
Gün içerisinde hep bizimle beraber olan ancak,varlığından çok nadir bir şekilde haberdar olduğumuz belki de hayatımızın en önemli unsurları…
Seviyoruz yaşamayı tüm insanlarla beraber ya da yalnızca kendimizle. Koskocaman dünya ve biz, yani yalnızca biz. Bir de akıp giden zaman…
Kader dedik önce buna. “Yalnız yaşamayı seçmek” yada “yalnız yaşamaya itilmek”… her iki durumda da kendimizleyiz aslında. Tüm insanlarla beraber fakat hepsinden ayrı…ama seviyoruz yaşamayı,hiçbir kırgınlık göstermeden, kendimizle beraber ve insanlar arasında.
Kocaman bir kucağı var bu güzelim dünyamızın. İçinde yerli yersiz ve kimi yersiz yurtsuz insanların bulunduğu bir sığınak burası. Kainatta gidecek başka hiçbir yeri olamayan güzelim insanların barındığı soğuk da olsa sıcak da olsa kocaman kucağı olan bir dünya…ve içinde yaşarız yalnız başımıza hatta kocaman bir kalabalığı oluşturduğumuz lakin kalabalıkla uzaktan yakından alakası olmadığımız içimizdeki kendimizle, yani yalnızlığımızla…
Akşamı dört gözle bekleyen insanlar görürüm köşe başlarında ve ölümlerini bekleyenleri bazen de. Her gün o belli belirsiz bakışlarıyla insanları izleyen ancak insanların hiç farkında bile olmadıkları, saçı sakalı bir birine karışmış ve çoğu esmer tenli ve yalnızlıklarını yaz - kış giyinmek zorunda oldukları insanlardır bunlar. Hiç kuşku yok ki kışları daha kalın ve derin giyerler yalnızlıklarını.
Yalnızlıklarını giyinmiş insanlar…
Herkesle beraber olan ama hiç kimseyle olmayan, olamayan insanlar…
Aslında herkes dahildir bu insanlara, kimileri tam gün, kimileri de yalnızca günün belirli saatleri -yalnız geceleri denilebilir- olsa da dahildirler ve dahilizdir hatta. Severiz yalnızlığı – kimi zaman sıkılsak da bundan – kimselere sormadan kalırız kendimizle. Ya bir harp halindeyizdir o an kendimizle yada bir sırrımız vardır yalnızca kendimizden dinleyebileceğimiz ve başka hiç kimsenin bilmesini istemediğimiz.
Düşler kurduk ve şarkılar söyledik kendimize kendi dilimizde ve sohbetler ettik ön yargısız hem de hiç yanlış anlaşılmaz bir şekilde. Dinledik kendimizi. Acıdık bazen, bazen de diş biledik kendimize.
Bir sebebi var bu yalnızlığın. Bir de öznesi… ama görmek mümkün değil öznesini. Belki içimizde bir taş parçası, bir his, bir boşluk ya da direkt olarak kendimizdir. Yalnızlığı yaratan bir öznemizin olduğu kesin olsa da ne olduğunu bulmak o kadar kolay değildir elbette. Çünkü keşfedilirse kaybolacak yalnızlık denilen şey ve beraberinde yarattığı gizem.
Güzeldir bazen yalnızlık. Ancak çekilmez olduğu zamanları da yok değildir. Hani böyle burcu burcu koklarken yaşamı, dalıp da içine yaşaması geliyorsa insanın, işte odur yalnızlığın hiç çekilmediği an. Bazen yaşama aynı – yada farklı- pencereden bakabilecek insanlarda gereklidir insana. İşte o zaman geçirmiş isen uzun bir zamanı yalnız bir şekilde, yine yalnız geçireceksin demektir yaşamak istediğin o güzel anı.
Yalnızlık bir sırdır aslında ve öyle de olmalıdır insan için. Kimselere belli etmeden yaşamalı insanlar arasında. Hayatın tam olarak olmasa da içinde olabilmek adına gereklidir bu.
Yaşamda bir şeylerden geride kalmamak adında, çıkarıp atmalı – bulmak zor olsa da - yalnızlığın öznesini. Kendimiz isek eğer bu, çıkarıp onu da atmalıyız içimizden ve kendimizi çokluğun içinde yaratmalıyız çoğunluktan ayrı bir şekilde. Yalnızlığını giyinmiş kendimizi, çıkarıp atmalıyız sokağa. Yeniden başlasın ve sarıp sarmalasın diye yaşamı...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder